BİR ÖZÜRÜ HAKETTİĞİMİZİ DÜŞÜNÜYORUM.

Gerçi bir özür yetmez ama, yine de ‘’özür dilerimle’’ olan her şeyi unutacak kadar geniş bir yüreğe sahibiz.
Bütün yaşadıklarımıza rağmen.
Bizler kendi yaşadıklarımızı biliyoruz ama, geçmişte aynı düşünce içinde mücadele eden bütün yoldaşlarımızın da aynı sorunları yaşadıklarını da okuduklarımızdan biliyoruz.
Siyasetin, gelgitlerle yaşandığı günümüz ortamından farklı değil, yöneten-yönetilen çatışmasının devam ettiği süreç.
Yönetimi eline geçiren ‘’sermaye sınıfı, her ekonomik gelişmeyi kendi çıkarlarına bağlayarak, iktidarı vermemek için, her dönemde farklı kılıklara girerek iktidar gücünüde elinde tutmayı başardı.’’
Dini söylemi yalnız bugün değil, emek-sermaye çatışma sürecinin başlangıcından günümüze kullanıp geldi.
‘’Toplumsal diyalog kurabilmek için farklı düşünceleri tanımak zorunda olduğumuz bilinçle hareket ederek’’ günümüze geldik. Ve her çıktığımız ortamda konuşmalarımız sırasında mutlak suretle birisi çıkar, ‘’sen onu, bunu bırakta Allah’a inanıyormusunuz’’ diyerek konumuzun dışında ‘’provakatif’’ bir ortam yaratarak, tartışmaya başka bir boyuta çekerek konu dağıtılır, tartıışma tamamen başka bir boyuta sürüklenilirdi.
Aslında herşey siyasi iktidarı elinde tutarak, siyaseti demir bi sopaya dönüştürmekten başka bir şey değildi yapılan uygulamalar.
‘’12 Eylül 1980 öncesi, milliyetçi cephe iktidarında bulunan Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisi tarafından da topluma dayatılan Türk-islam sentezi, askeri darbe sonrası da resmi siyasete dönüştürülerek, ülkemizde yaşanılan ekonomik soygunların üstü, dinci siyaset eliyle örtülmeye çalışıldı.’’
Bizler için yaşadığımız gündem farklı değildi,. ‘’Çünkü sermayenin binlerce yıllık döneminde kullandığı, nedense her defasında kullanışlı insanlar bulabildiği yönetim siyaseti devam ediyordu.’’ 
Ama anlamadığımız, ‘’bilginin iki tık ötede olduğu günümüz dünyasında, toplumsal algının neden geriye çalıştığı.’’
Diyanetin son fetvasının toplumda yarattığı etkinin duyulmasından sonra, hem yaşadığımız geçmiş, hemde yaşadığımız bugün arasında, yaşadığımız sorunların bizleri haklı bir duruma getirmesini değil de, toplumun inançlarına yapılan bu kadar saldırıya rağmen, hala din üzerine yapılan siyaseti hangi çerçeveden yaklaştığını anlamaya çalışmak, bir sosyalist olarak bizleri üzüyor.
Üzüyor, çünkü yaşamımızın hiçbir döneminde, inançlı bir kimseyi farklı gözle bakmadığımızı da biliyorum. 
Yaşadığımız bunca soruna rağmen.
Ama her şeye rağmen toplumun inançlarının bunca hakarete uğramasına verecekleri tepkiyi de merak etmiyor değilim.
Bugün resmi siyaset, toplumu bir algı yönetimi içine sokarak, yönetmeye devam etmek istemektedir. Yaratılan algı yönetiminde dini toplumsal ayrıştırma aracı olarak kullanmayı devam ettirmekte ısrar etmektedir.
Yetmiyor, halkı etnik bir ayrışma içine sokarak, yönetme tarzını topluma dayatmaya devam etmek istiyorlar.
Yapılan dayatmaların sistematik olarak bir soykırıma doğru gitmekte olduğu izlenimini önümüzde durmaktadır.
Bu arada toplumsal refahın ortadan kalkmasından rahatsızlık duyduğunu söyleyen bir işadamının da, ekonomik paylaşımdaki artan eşitsizliği dile getirmesi bile iktidar tarafında duyulmamaktadır. Dünyada artan eşitsizliğin, toplumda yarattığı korkunun sesleri olarak anlamak gerektiğini düşünüyorum.
Ülkemiz insanları, 40 yıldan bu yana devam etmekte olan ve toplumumuza dayatılan ‘’dinci, etnik ayrımcılığın terk edilerek, bir BARIŞ ortamının acilen ortaya getirilmesi gerekmektedir.
Halkımıza dayatılmakta olan ‘’ başkanlık sisteminin’’ hem binlerce yıllık Türk tarihinin, hem de  Cumhuriyet’in kurucu iradesi tarafından gündemimizden bir an önce çıkartılması ve siyasetin asli görevi olan, halkın ekonomik refahtan aldığı payın yükseltilmesine dönmesini salık veriyorum.  
‘’Siyaset ve Cumhurbaşkanı tarafından unutulan T.C Anayasa’sının yine toplumsal uzlaşma içinde hazırlanması, bunula ilgilide ülkemiz gündeminin bir an önce normalleştirilmesi gerekmektedir.
Ülkemizin,’’ hem içişilerinde, hemde uluslar arası siyaset’te’’ içine sokulduğu yalnızlaştırma siyasetinin terk edilerek, Cumhuriyet’in kuruluş ilkesi olan, ‘’Yurt’ta Sulh, Cihan’da Sulh’a’’ dönmesinin yolu bir an önce yaratılmalıdır.
Diyanet’in işi, ‘’baba kız ilişkisini, duygusal ilişkilere indirmek’’ değildir.
Diyanet işleri Başaknalığının, toplumdaki her inanç sahibinin de temsil edildiği bir yapıya dönüştürülerek, içinde bulunduğu durumdan da böylece kurtulabileceği toplumsal inanç merkezi olmalıdır.  
Bizler ‘’emeğin kapitalistler tarafından sömürülmesini sağlayacak bir siyasi iktidar değil, toplumun tamamının iktidarda temsil ve söz bulduğu iktidar özlemimiz, dün, bugün ve yarın devam edecek. Siyasal olarak bizleri anlamaktan ziyade, sermayenin iktidarının ömrünü uzatan provakatif eylemleri yapanlardan bir özürü de bekliyoruz. ‘’
Neşet Karadağ
11 Ocak 2016
 
YORUM EKLE