BEN, DONKİÅžOT'UN DONKİÅžOT'U

BEN, DONKİÅžOT'UN DONKİÅžOT'U

BEN, DONKİÅžOT'UN  DONKİÅžOT'U

Ben, kendimi Donkişot'un hası sanırdım. Benim de düş gücüm, kitapların büyülü dünyasından besleniyordu. Ben de kendi çemberine tutsak; ama dünyayı avuçlarında sanan, saf ve yalnız bir adamdım. Ben de ömrünü şövalye kılıklı yel değirmenleriyle mücadeleye ayırmış biriydim.

Ben, cüce sözcüğünün anlamının, “Büyük adamların yakından görünüşü” olduğunu Cervantes'le tanışmadan da biliyordum. Elbette “gerçek ve hayalin bir araya gelmesinin trajik etkisi”ni kavramama onun da katkısı olmuştur. Ama hâla “kendi yanılsamalarımın enkazı altında” yaşadığımı nasıl inkar edebilirim.

Eğer herkesin kör olduğu yerde görmek, herkesin sağır olduğu yerde dinlemek, herkesin dilsiz olduğu yerde konuşmak delilik değil, erdemdir diyorsanız siz de La Manchalı Don Kişot'un yoldaşısınızdır.  Çıkarın kafalarınızı çöp kutularından, demir çemberlerinizi kırın,  hayalleri düdük seslerine ayarlı akıllı (!) adamların arasından bir adım öne çıkın ve en akıllı yanınızla alay etmeye başlayın.  

Dün gece de Bodrum Kalesi'nde, yalnız Boris Eifman Devlet Bale Tiyatrosu oyuncuları yoktu. Oyun boyunca sahnede ben de vardım. Gerçi ben dünyanın en güzel coğrafyasında yaşadığım için Boris Eifman gibi Barcelona düşü kurmadım. Ama onun hamurunu yoğurduğu düşle gerçeğin büyülü dansında kendimi yeniden buldum. Bir delinin, kendisini Donkişot olarak hayal edebilmesindeki ironinin tadını çıkardım.  Hatta,  sinema perdesindeki oyuncuları alkışlayan veya ıslıklayan seyirci kitlesi arasında yetişmenin deneyimlerini de kullanarak, sahnedeki dansçıları “bravo” nidaları eşliğinde zırt pırt alkışlayan seyircilerle de epeyce eğlendim.

Åžiir benim vazgeçilmezim. O, sözün sultanıdır. Don Kişot bir roman. Roman burjuva sanatının çocuğudur; şiir gibi eskil bir yanı yoktur. Ama dün akşam izlediğimiz Don Kişot'un şiirselliğinden söz etsek, bence hiç de abartmış olmayız.

Dans, sanatların anası. Sözden, yani şiirden önce de dans vardı. İnsan, avcılık döneminden günümüze hep onunla iç içe oldu. Çünkü o, insanın ruhunu dışavurumunun en kestirme ve yalnız kendine ait olan yolu.

Müzik, dansın olmazsa olmazı, kan kardeşi. Ancak senfonik müzik de burjuva ürünü. Ancak ha kopuz eşliğinde, şaman dansı, ha  Ludvig Minkus'un müziği eşliğinde Ben, Don Kişot... “Dans,  büyünün erketesidir” desem, Don Kişot'u, Sancho Panza'yı, Dulcinea'yı, Kitri'yi, Basil'i izleyenler bu büyüden nasiplenmediklerini söyleyebilirler mi?  

Ben Don Kişot'u böylesine  güzel kılan elbette ne Don Kişot  romanı, ne Ludvig Minkus'nu müziği, ne Boris Eifman'nın koreografisi, ne de  sahnede dans eden sanatçılardır. Bunlardan birini hatta kostümleri bile, alsanız Ben, Don Kişot, kalplerimizde kendisine yer bulamazdı.

Her oyun gibi, ”Ben, Donkişot” da bitti. Çılgınca alkışladım; ama yalnız  Donkişot'u değil.

Cervantes'i alkışladım. Ciddi bir eğitim görmemiş ve engelli biri olmasına karşın, düşle gerçeğin çatışmasında uyanık olmanın yolunu aydınlattığı için alkışladım onu.

Boris Eifman'ı alkışladım. Yetmedi, böylesine biz olan bir eserde müzikle, dansın uyumunu yüksek bir estetikle işlediği için önünde ceketimi ilikledim.

Ludvig Minkus'u alkışladım. Don Kişot'u öylesine zengin motiflerle ezgileştirmiş ki sanatçılara kendilerini müziğin ritmine bırakmak kalıyor.

Ve Lorenzo'dan Kitri'ye Don Kişot'tan  Sancho'ya  tüm sanatçıları alkışladım. Uzun ve yorucu bir yolculuğun bedenlerini ne kadar hırpaladığını hiç hissettirmeden, dansın büyüsünü, Bodrum mavisinin büyüsüyle harmanladılar.

Kusursuz bir eseri sahnelemek kolay değildir. Seyirci,sahnedeki gösteriyi  hep daha önce izledikleriyle karşılaştıracaktır. Böyle bir eserle ilgili yazı yazmak da öyledir. 

Başkalarını bilmem; ama Ortaçağ Avrupasından kendi aklımızın eleştirisine uzanan bir serüvende bize ışık tutan bu gösterinin tadı benim hep damağımda kalacaktır.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner69

banner68