EDA'YA...

EDA'YA...

EDA'YA...

( Bu mektubu, Cumartesi akşamı kazada yaralanıp, Pazar günü hayatını kaybeden kardeşim Eda'ya yazdım... )

Kardeşim!

Bu cümleyi senden her duyuşumda içimi tarifsiz bir güven duygusu kaplardı. İkindi ışıklarının bir yaprağa yansıması gibi, gülen gözlerini bulurdum dudaklarından dökülen kelimelerde. Bir rüzgâr misâli girmiştin hayatıma ve yine bir rüzgâr misâli...

Bu mektup sanadır kardeşim!

Alışık olduğumuz şakalarından biridir diye düşünmüştüm, dün telefonda öğrendiğim durumu. Bir yanım “inanma, sana şaka yapıyorlardır” dese de, yüreğimi korkunç bir endişe kaplamıştı. Hemen hastaneye gidip seni görmeli, o dost kokunu duymalıydım. Uzadıkça uzayan yolları bir bir çiğneyip ulaşmalıydım sana. Verdiğin sözle teselli bulup tutuyordum direksiyonu:

Birbirimizi bırakmayacağız!

Sanki tüm arabalar, bu haberi duymuşçasına yollara koyulmuştu. Hangi ışıkta durdurursam arabayı, bir hatıramız yeşile boyuyordu yol kenarında beni bekleten direği. Ellerimin sımsıcak olmasından anlıyordum; o küçücük ellerinle beni koruyordun. Tıpkı söz verdiğin gibi!

Yol bitmişti. Hastane koridorlarını yıkıp hemen sana ulaşmalıydım. Yangın yeri olmamalıydı hastane! Soğuk duvarlar, seni içine çekmemeliydi! Uzun saçlarını savurarak şarkılar söylemeliydin yine!

İşte, tam karşımda ağabeyin var. Dualar gönderiyor Allah'a. Seni yatırmışlar iyileştirmek için. Ben korkmuyorum Eda; çünkü söz verdik birbirimize! Durumunun ciddiyetini koruduğunu söylüyordu bahçe kapısındaki tanıdık yüzler. Nefes alıp verebilecekmişsin eskisi gibi! Seni koruyordu dualar!

Sana sadece dua gerekliydi dün gece. Artık yavaş yavaş evlerimizin yolunu hatırlatıyordu hastanenin sessizliği. Sen yarın gözlerini açacaktın, biz seninle konuşmaya gelecektik!

Çok kısa bir süre de olsa rahatlamıştık. Evlerimize gitmiştik ama, odalar bir başka hâl almıştı; renkler siyah! Telefon beklemiyordu kimse, cesaretler kırılmıştı. Çalmamalıydı telefon! Yılmaz'ın “Eda'yı kaybettik, geri dönün” cümlesini duymamalıydı kulaklarım!

Bana bu satırları yazdıran olay gibiydi telefondaki çığlıklar. Her şey senin, benim, bizim dışımızda gerçekleşmişti. Yarın, eminim yazacaktır gazeteler seni. Koca koca başlıklarda çınlayacak kulakların. Annenin feryatlarıyla geçireceksin elbet bu geceyi. Babanın o 'baba duruşunu' seyrederken sen, sınıfımız hep bir ağızdan seni sayıklayacak:

Sınıfımızın şekerliği ölmedi!

Herkesin elbette farklı farklı anıları vardır seninle. Kaza haberini akşam öğrendiğim zaman, ilk olarak aklıma tanışmamız geldi. Geceme düşen sis bulutlarını dağıtmaya çalışınca da lisenin son günü mavi gömleğime yazdığın yazıyı okudum. Kendini 'tatlı belanım senin' diye anlatıyordun bana ve 'beni asla yalnız bırakma' diyordun. Bir de imzanı sadece ikimizin anlam verebileceği bir kelime ile açıklıyordun:

Kaardiiş!

Fenerbahçe-Galatasaray maçlarından sonraki konuşmalarımız takılıyor gözyaşlarıma. “Sarı-lacivert formayı severim ama Cimbom'dan vazgeçmem!” diyordun hep. Bir de her boş derste, en arka sırada vatanı kurtarırdık seninle. Her şeyin en iyisini sadece biz bilirdik. Sadece ikimiz söylemeliydi en güzel şarkıları. Motorları maviliklere sürerdik seninle geceleri. Omzuma başını yaslayıp ağlardın sebepsiz yere. Ne oldu Eda, demeye varmadan gülmeye başlardın. Bana “Sen evlenince eşini kendime benzeteceğim.” derdin. Uçarı hayaller büyütürdün yarınlarında.

Ellerimi silerdim her okul dönüşünde. Her okul dönüşünde koluma kazıdığın ismini dökerdim lavaboya. Uykumuzu getiren hiçbir dersi dinlemezdin ve elimi masmavi bir renge boyardın Zümray'la. Sen sadece koluma adını yazmakla kalmıyordun, kalbime de kazıyordun o güzel ismini. Kardeşliğin en güzel tarifini öğretiyordun bana... Senin güzelliğini kıskanıyordu tüm bulutlar!

Öğretmenlerimizin bizi uyarmasına bile aldırış etmezdik. Her sınav zamanı mâsum bir bilgi alışverişi başlardı seninle aramızda. Sen, sınav başlar başlamaz bana hangi soruları yaptığımı sorardın. Åžimdiyse sadece beni seyrettiğini biliyorum uzanıp dinlendiğin köşende! Sadece sende saklı benim anlam veremediğim soruların cevabı.

Utandığında yanaklarının aldığı renklere takılıyor şimdi gözüm. Kırmızı atkınla kış mevsimini renklendirişin geliyor aklıma. Siyah montunla salına salına yürüyüşün ve yarınlara umutla bakan gözlerin... Utandığında sıranın altına sakladığın ellerine takılıyor şimdi gözlerim. Kızdığında “Ben yoruldum.” diyen ellerine...

Åžimdi yine bir ağacın altında okuldan kaçış planları kursak seninle! Bir tren çığlığı gibi gür umutları beslesek birlikte. Eskiden olduğu gibi yine beraber akıtsak gözyaşlarımızı mor hüzünlü şarkılarda. Sınıfın en arkasında, en güzel şarkılar için arkadaşlarımızı toplamaya çalışsak... Vakit, çağlaları çalmanın ortasına denk düşse ve biz öğle aralarında sadece çağla yesek...

Seninle yaşadığımız her hatırayı yazamam benim esmer kelebeğim. Buna gücüm de yok, kalemim de yetmez! Kıraç'ın 'Bırakma beni/ İnsanlar kötü' şarkısını senin bana hediyen olarak dinlemeye devam edeceğim.

 “Beni bırakma beni insanlar kötü!”

Allahımın seni koruduğunu biliyorum güzel kardeşim. Yıldızların bu gece neden küskün olduğunu, rüzgârın neden bu kadar ürkek estiğini biliyorum. Biliyorum her yalnız kalışımda saçlarımı okşayıp yanımda oturacağını. Nâzım'ın şiirlerini besteleyeceğini, ağlayacağını yine tatlı tatlı, bir tebessümünle yıkacağını tüm kötülükleri...

İnsanların arasında güçlü görünmeye çalıştım bugün, seni son defa uğurlarken. Kollarımın üzerinde uyuyuşuna dayanamayıp ağladığım için kızma bana. Üstüne toprak attığım için de özür dilerim! Seni çok seviyorum canım kardeşim. Bırakma beni cadı kız; insanlar kötü!

Seni şimdiden çok özledim; kelimelerim üşüdü, ben üşüdüm...

Rüyalarıma buyur gel!

Dualarımdasın!

Kardeşim benim...

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner69

banner68