ONLAR GERİ DÖNENLERDİ

ONLAR GERİ DÖNENLERDİ

ONLAR GERİ DÖNENLERDİ

Hâki yeşilli koca tankların, önce sokaklarımızdan sonra geleceğimizin üzerinden demir paletleri ile geçişlerinin otuz birinci yılındayız. Tam otuz bir yıldır her on iki eylül de gülüşlerini yıldızlara asıp giden güzel çocukların arkasından gözyaşı nakışlı sözler söyledik ve yazdık. Her on iki eylülde yanı başımızda asıldı Erdal. Hiç bir çocuğumuz on yedisine gelmedi bize göre. On yedisin de asılan çocukların ülkesinde yaşamanın korkusuydu belki de bu. Dünümün ve yarınımın onuru için darağaçlarında bir sancak gibi salınan selvi boylu çocuklarımıza minnet duymak onlara gözyaşı dökmem elbette ki sıradan bir durumdur. Peki ya on iki eylül zindanlarının her türlü işkencesini çekip de ölmeyenler. Ya yürek yürek direnip Filistin askılarında öfkesini bileyenler... Ya hücrelerinde yanı başlarında yoldaşlarının yanların alınıp darağacına götürülmesini izleyenler. Onlar için ne yaptık.

Köy köy kasaba kasaba bir askeri kamyonun arkasında elleri kelepçeli iki asker arasında gittiler işkencehanelere. Başlarını eğmediler gözlerini yere dikmediler. Yürüyen birer çınar gibi girdiler mahpuslara. İki büklüm sığdılar hücrelere. Her gün bir uzvunu vermeyi yeğlediler tek bir yoldaşın ismini vermemek için. Geride, ölen arkadaşlarının vasiyetleri omuzlarında, içeride kalanların gözleri sırtlarına çıkıp geldiler cezaevlerinden mahallerimize. Sanki gittikleri yerler değildi buralar. Uğruna kavga ettikleri insanlar selamsız sabahsız gitmişti bu yerlerden. Üzerlerine dikilen bütün gözler başkaydı, horlayıcıydı. 

Bir plastik masanın etrafına toplanmış konuşuyoruz. Arkadaşım derin bir iç çekip söze giriyor. "Murat dayım solcuydu. Ben onu ya kitaplarına gömülmüş halde ya da okuduklarını birilerine anlatırken görürdüm. Bir sabah götürdüler onu. Ve ben konuşmanın ve okumanın ne kadar yasak olduğunu o sabah dayımın arkasından bakarken öğrendim. Cengiz abim de amca oğlumdu pek kitap okumazdı ama her defasında bu ülkeyi ve Türk milletinin nasıl kurtulacağını anlatırdı. Murat Dayıma göre daha öfkeli ve bıçkın biriydi. Ben vatan sevmenin ne kadar kötü olduğunu onu bir asker cipinin arkasında götürürlerken öğrendim. Yıllar sonra bitkin bir halde geri döndüler. Murat Abim çok konuşmuyor Cengiz Abim öfkelenmiyordu. Zorunlu mahpusluklarını gönüllü mahpusluğa cevirmiş gibiydiler. Günlerce evden çıkmadılar. Köyün içinde gezerken üzerinde ki bakışlar arkalarından yapılan konuşmaların korkak fısıltılardan kocaman surlar örmüşlerdi.

Köyün orta yerinde bir kaç parça eşya satan Karabey emminin dükkânı vardı. Bir gün bir arkadaşı ile bir portakal kasasına bakıp bakıp "Aye bunu nasıl yapıplar... Yoğ ula sanmam bizimkiler yapsın gâvur yapmıştır bunu" diyerek bir fikir konferansı edası ile konuşmalarına gülerek şahit olmuştum. Murat Dayımın sigarasını almaya gittiğim bir gün bir portakal kasasına aklı yetmeyen Karabey emmi'nin sigara paketini verirken yüzünde ki aşağılamayı horlamayı iğretiyi anlamaya, yorumlamaya benim gücüm yetmemişti. Oysa Murat Dayım, Karabey emmi daha insanca yaşasın diye ömrünün en güzel yıllarını vermişti. Oysa Cengiz Abim, Karabey emmi daha onurlu bir kimlikle dolaşsın diye kavga etmişti. Sahi onlar Karabey emmiyi tiksindirecek ne yapmıştı ki.

On küsur yıl sonra dönmüştü Erzincan Hüseyin Saraç. O Erzincan olayları sırasın da abluka altına alınan bir kentin içinden o ablukaya yarıp çıkanlardandı. Herkesin komşusu akrabası amcası dayısı “Hüseyin Abi”siydi. Sürgünler kaçaklılıklar ve mahpusluklardan sonra ablukaları yarıp çıktığı ve içinde annesini ve kardeşini emanet bıraktığı kente geri dönmüştü. Hüseyin Abi. içinden çıktığı kente yabancı gibiydi. Uğruna dövüştüğü, işkence gördüğü, hapis yattığı o insanlar nerelere gitmişlerdi. Yarım yamalak selamlar, kaçamak bakışlar sarmıştı etrafını. Yalandan da olsa gülmüyordu yüzüne insanlar. Bir zaman masal kahramanı gibi anlattıkları o insanı sanki ilk defa görmüş gibiydiler. Hüseyin Abi, içeride gördüğü zulmün aşağılanmanın daha büyüğünü yaşıyordu ve duvarsız koca bir hapishaneye dönmüştü ayağını bastığı her yer. Gün ortası şehir lokantaların da ısmarlanan bir tabak yemekle borç ödediğini düşünüyordu insanlar. Silkelenmiş sarsılmış düş kırıklılığına adım atmış düşlerinin cam kırıklarının üzerinde yürüyen ruhuna dar geliyordu bedeni. Ruhuna sus payı olsun diye tanıştığı alkol bir müddet sonra içkili şehir lokantaların da bir kadeh rakı ikramı karşılığı devrimci hikâyelere meze etmeye başlamıştı. İki dudağını bir araya getiremeyen o insanların o koca çınarın gövdesinin üzerinde tepişmeleri, ölen devrimcilere kadeh kaldırıp sarhoş kafayla yarım yamalak söylenen marşlarla "devrimci" sıfatını almalarını daha fazla kaldıramadı Hüseyin Abi ve bir sabah İstanbul'un yolunu tuttu.

İstanbul Kartal,da "hükümlü" yaftası ile aldığı kadro ile hastanede çalışmaya başladı. Savunduğu bütün ideallerin, düşünü kurduğu dünyanın namusunun sokaklara düşmesini kabullenemedi. Bir sabah birasına meze ettiği antibiyotiklerle ruhuna dar gelen bedenini de yanına alıp yıldızlara gitti.

Otuz bir yıl önce gürültülerle kapımızın önünden geçen o koca paletli tanklar sadece on yedisin de Erdal'ı asmamıştı. Sadece darağaçlarında insanları asmamıştı. Yaşamın her alanında direnen halkların da üzerinden geçmişti. O koca paletli tanklar düşlerimizi çiğnediği kadar vicdanlarımızı da çiğnemiş. O koca tanklar bu halkın vefa duygusunun da almış paletlerinin altına.

Otuz bir yıldır ölülerimize ağlıyoruz. Ağlayalım da. Ama ya bu büyük kavgada geleceğini, uzuvlarını arkadaşlarını cezaevlerinde bırakıp ölüme direnenler ne büyük suç işlediler ki bir dönemin bütün suçunu, için de bulunduğumuz korku mağaralarının karanlığını o güzel insanlara yükledik. Bizim ve çocuklarımız için daha adil daha güzel dünya çabalarının karşılığı vefasızlık olmasa gerek.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner69

banner68