Topçuoğlu ailesinin acı günü

Gazetemiz Köşe Yazarlarından Hamdi Topçuoğlu, İlçemiz Sanayi Esnaflarından Erdal Topçuoğlu ve Mustafa Topçuoğlu’nun anneleri, Doç. Dr. Kıvanç Topçuoğlu ve Yalıkavak Marina Alt Yapı Müdürü Andaç Topçuoğlu’nun babaanneleri Gülsüm Topçuoğlu dün sabah saatlerinde Şahinler köyündeki evinde yaşamını yitirdi.

Topçuoğlu ailesinin acı günü
 Gazetemiz Köşe Yazarlarından Hamdi Topçuoğlu, İlçemiz Sanayi Esnaflarından Erdal Topçuoğlu ve Mustafa Topçuoğlu’nun anneleri, Doç. Dr. Kıvanç Topçuoğlu ve Yalıkavak Marina Alt Yapı Müdürü Andaç Topçuoğlu’nun babaanneleri Gülsüm Topçuoğlu dün sabah saatlerinde Şahinler köyündeki evinde yaşamını yitirdi.

88 yaşında 3 erkek çocuk ve 9 torun sahibi Gülsüm Topçuoğlu’nun ölüm haberi üzerine ailenin sevenleri başsağlığı ziyareti için Şahinler köyüne akın ederken, merhumenin cenazesi ikindi namazına müteakip kılınan namazın ardından köy mezarlığında defnedildi.

Yatağan Demeç Gazetesi olarak merhumeye tanrıdan rahmet, Topçuoğlu ailesine başsağlığı diliyor, Yavarımız Hamdi Topçuoğlu’nun 20 Eylül Tarihinde kaleme almış olduğu , “Annemi Anlat Dedim Kalemime” adlı şiiririne siz okurlarımızla paylaşıyoruz.

ANNEMİ ANLAT” DEDİM KALEMİME

Kim, seksen sekiz yıllık ömrünün en güzel meyvelerini
sorsa, tereddütsüz: “Üç oğul, yedi torun, üç de küçük torun” der; çünkü binlerce
fidanı, meyveye çocukları geleceğe umutla baksın diye dönüştürmüştür.

Ömrünü çorağı bitek yapmaya adamış; taşlı tarlalarda cennet bahçeleri
yaratmıştır. Ağaçları meyveye durduğunda, bağları üzüm dolduğunda devlet, bağını
bahçesini elinden alıvermiştir. Acısını içine akıtmıştır da “Ne bilsin onlar bir
fidanı yeşertmenin sevincini” deyip de yürümüştür yoluna. Altmışından sonra yeni
kıraçlar aramış, yeni fidanlara can suyu vermiştir. Bir asrı çoktan devirmiş
avlumuz, onun sayesinde hâlâ şebboy, mercan köşkü, fesleğenler, gül kokularıyla
karşılar bizleri.

Çocukluğumda sık sık hastalanırdım. Bütün gün
tarlalarda çalışır, geceleri başımda nöbet tutardı. Bu yüzden Dağlarca’nın
dizelerine ilk okuyuşta vurulmuştum.

“Üfleme bana anneciğim
korkuyorum,
Dua edip geceleri
Hastayım ama ne kadar güzel
Gidiyor yüzer
gibi vücudumun bir yeri.

Gözlerim örtük fakat yüzümle
görüyorum,
Ağlıyorsun, nur gibi.
Anneciğim, büyüyorum ben
şimdi,
Büyüyor göllerde kamış
Fakat değnekten atım nerede,
Kardeşim su
versin ona, susamış.”

Oysa ben onun ağladığını hiç görmemiştim.

On bir yaşımda ayrılmıştım ondan. Öğretmen okulu sınavını kazanmıştım.
Tatillerin birinde sevgi arsızlığım tutmuş:

- Sen beni sevmiyorsun,
demiştim.

Şaşırmıştı.

- Arkadaşlarımı anneleri okula uğurlarken
ağlarmış. Senin, benim arkamdan ağladığını hiç görmedim ben.

Saçları
okşamış:

- Seni okula gönderemeseydim ağlardım. Keşke tüm anneler
çocuklarını benim gibi okullara gönderebilse. Sen de kardeşlerin de benim
sevincimsiniz. Dönüşü olan ayrılıklara ağlanmaz, demişti.

Yıllar sonra
ağlattılar onu. Bağını bahçesini aldırdığı devlete isyan etmedi; ama 26
yaşındaki torununu bir serseri polis kurşunuyla toprağa verince çok ağladı. Hele
yargı, o polise gereken cezayı vermeyince daha çok ağladı.

Bir çift
öküz, iki üç koyun, üç dönüm tarla sahibi olmanın varsıllık sayıldığı yıllarda
bir üvey anne, bir üvey baba evine gide gele büyümüştü.

Annesi: “Bir
gözüm gördü bir gözüm görmedi. Ölürsem kimseler tutmaz elinden” deyip on beşinde
gelin etmişti. Çeyizi bir şişe zeytinyağı, bir eski yatak ve yorgandı.

Yok, deyip yakınmamış, el açmamıştı kimselere. Gecesini gündüzüne
katmıştı. Başkaları bir çalışırken o üç çalışmıştı.

Su yok.

Kuyudan sırtında su taşımıştı.
İsli ocakları üfleye üfleye
tutuşturmuştu yuvasının ateşini.

Kimlerden öğrendiyse dikiş dikmeyi
öğrenmişti ayaksız dikiş makinesinde. Onca işin gücün arasında dikişle aile
bütçesine katkıda bulunmaya bile zaman yaratabilmişti. Kazanlarda küllü sular
kaynatıp yıkamıştı tütün katranlı giysileri. Çocuklarına yamalı giydirmiş; ama
asla kirli giydirmemişti.

Okul sıralarında dinlediği öğretmeni hiç
olmamıştı. Ondan bundan öğrenmişti okuma yazmayı. Bu yüzden harfi harfe, heceyi
heceye tam çatamazdı. Bulup buluşturduğu dua, masal ve öykü kitaplarını uzun kış
gecelerinde gaz lambasının ışığında yüksek sesle heceleye heceleye okurdu.

- Ah, ah güzel gözlerim görmüyor, gelin hele bakın şuna, derdi.

O hecelerken ben de hecelerdim herhalde ki daha beş yaşında
söküvermiştim okuma yazmayı.

Okul yıllarım başlayınca “göz bahanesi”
daha da sıklaşmıştı.

- Gel oğul, oku da anneceğin öğrensin. Cahillik
kötü. Bana bunu okunsan bak sana ne vereceğim!

Gittiği bir konuklukta
kendisine sunulan bir beyaz halkalı şekeri veya lokumu yemeyip bu oyunlar için
alıp getirdiğini bilirdim.

“Tamam öyleyse. Bunu okuyacağım. Gece evimize
girmesin diye akrep ve yılan dualarını öğreneceğim.”

“Meleklerin,
evimizi kötülüklerden koruması için yatağa yatınca dualarımı okuyacağım. Ama sen
de bana masal anlatacaksın.”

Masallar anlatırdı annem. O an
uyduruverirdi birçoklarını. Hansel ve Gretel onun diline “Tan Tan Kabecik” olup
nerden düşmüştü, hâlâ çözebilmiş değilim”

Kızım dedi gelinlerine.
Kimselerle kıyaslamadı onları. Hâlâ dökme sularla yetiştirdiği sebzeleri “Ona
çok verdi, bana az demesinler” diye kendi elleriyle vermez:

“Girin,
bahçeye, ihtiyacınız neyse alın!” der onlara.

Her gece altmış sekiz yıl
hiç küsmediğin, küstürmediğin; ağır söz duymadığın, söylemediği soluk yoldaşıyla
helalleşip yatan annem, üç yıl önce eşini kaybedince birden kanadı kırık kuşa
döndün. Nice yıkıma acıya direnen beynin ve kalbin derinden sarsıldı.

Canım Annem, bana bu
dünyaya bir canlı sunan tüm annelere saygı duymayı, baskıya, sömürüye
başkaldırmayı, yalana talana karşı durmayı sen öğretmiştin. Bugün sana
geleceğim.

 

 

Güncelleme Tarihi: 15 Ocak 2014, 18:50
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER