İnsanın memleketi çocukluğudur…..

MEHMET KARA ---- YATAĞANIM’I VE DOSTLARIMI ÖZLEDİM.

İnsanın memleketi çocukluğudur…..
 İnsanın memleketi çocukluğudur….. Jorge AMADO. Brezilyalı yazar.

Çok yerinde ve kısa bir ifadeyle memleket hasretini dile getiren bu cümleyi hiç unutmayın. Dış devletlerde ve ülkemizin her hangi bir kentinde, iş nedeni veya diğer sebeplerden dolayı gidip yerleşen insanlar, çocukluğunu her daim yanlarında taşıyor. Bunun son örneğini canlı yaşadık. 2 Ay önce Sevgili Eşim İnci Hanım ile beraber, Denizli’de Mehmet Kara Hocamız’ı ziyarete gittik. Hem söyleşi yaptım hem de yazacağım kitap içinde engin fikirlerinden yararlanarak Ahiköy ile ilgili bilgi aldım. Gitmezden önce, yine Yatağanımız’ın gururu, karikatür çizeri ve resim öğretmeni Mehmet Selçuk Kardeşimi aradım. Ertesi gün buluştuk ve büyük bir keyif aldığımız söyleşiyi mutlulukla gerçekleştirdik.

Bizi görünce çok heyecanlandı. Memleket kokusunu sanki içine çekiyor gibi, devamlı bize sarılıp sarılıp öptü. Haliyle bizler de çok duygulandık. Birbirimizi özlemişiz. Şimdi bu satırları yazarken bile o anı hatırlayıp içleniyorum. Hemen hemen tüm tanıdıklarını ve dostlarını sordu. Müthiş bir duygu seli yaşadık. Yaşlanmış bir hali yoktu. Bizi görünce canlanmıştı. Eşi Gülfer’i Hanımı kaybedince Denizli’ deki en büyük kızı Binzet Hanım, bakımını üstlenmiş. Rahatı yerinde. Sadece sıla hasreti çekiyor. İlçemizin dağlarını ve ovalarını anlatırken, gözünün önünden kaybetmemek adına arka arkaya anılarını sıralıyordu. Mehmet Selçuk kardeşimiz de çok etkilendi. Sanatçılar duygusal olur. Kalpleri iyilikle ve güzellikle doludur. Yaratıcılıkları ve esinlenmeleri bu duygulardan beslenir. Bu duygu yoğunluğunda Mehmet, “Abi, söyleşiyi Kavafis’in ünlü şiiriyle başlatırsan iyi olur” önerisi getirdi. Sağ olsun. Uygun gördüm. Bizi ağırladığı için de teşekkür ediyoruz. Yunanlı Yazar Konstantinos Kavafis’in şiiri:

şehir 
bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
 
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
 
her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
 
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
 
aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
 
yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
 
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
 
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
 

yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
 
bu şehir arkandan gelecektir.
 
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
 
aynı mahallede kocayacaksın;
 
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
 
dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
 
başka bir şey umma-
 
ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
 
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

MEHMET KARA İLE SÖYLEŞİ:

T.M: Hocam, Akdeniz’in insanı sıcak olur. Kavafis’de Yunanlı bir şair. Mehmet’in önerisiyle güzel bir şiirle söyleşiye başlamak hoş oldu. Siz de şiirler yazdınız. Az sonra şiirlerinizi ve kitaplarınızı konuşacağız. Ama önce kendinizden söz eder misiniz? Anneniz ve babanız nerelidir?

M.K: 1927 Yılında Ahiköy’de doğdum. Ana tarafım, Çullu’nan Nefise kızı Zühra’dır. Baba tarafım ise, Garaamatların (Kara Ahmet) sülalesindendir. Adı da Ahmet’dir. Babam çiftçidir. Fakirlik içerisinde yaşamış onurlu, dürüst bir insanmış. Seferberliğe gitmiştir. Kurtuluş Savaşına katılmıştır. Dile kolay 12 yıl askerlik yapmış.

T.M: Eskiden günlük hayatınız nasıldı? Günleriniz nasıl geçerdi?

M.K: Doğdum, dünyaya geldim, kendimi bildim bileli işlerin içine daldım. Anam güneşi üstümüze doğdurmazdı. Erkenden beni yatağımdan kaldırırdı. O gün ne iş yapılacaksa o işin bir ucundan tutar, yardım ederdim. Bahar aylarını çok severdim. Her taraf yemyeşil, ağaçlar çiçek tutmuş, börtü böcek çıkmış, kuş sesleri ve ılıman tertemiz hava beni mest ederdi. Ovanın ve kırların renk cümbüşü Ahiköyümüz’e bir başka güzellik katardı. Akşamüzeri okuldan çıkınca, Demirli Köprüye yüzmeye giderdik. Tertemiz suda yıkanır, oynar evimize dönerdik. Ara sıra balık da tutardık. O günler, güzel günlerdi.

T.M: Ahiköy, ilçe olmazdan önce yıllardaki bir anını anlatır mısın?

M.K: Bir değil, birçok anım var. Bizler öz Ahiyiz. Ahiler, kardeşçe yaşayan insanlardı. Ortak çalışmalarımız vardı. Bahar ayları gelince, ovada su bentlerinin ve arıklarının birlikte imece usulü çalışılarak yapılması, bir Ahi geleneğidir.

Babamla ovada domuz beklerdik. Babam çok güzel bir çardak yapmıştı. O bana askerlik anılarını anlatırdı. 12 Yıl askerlik yapmış adam, hükümetten, padişahtan ve komutanlarından şikâyetçi olmadı. Bizim zamanımızda yazın tüm köylü ovaya göçerdi. Keçi, inek ve dana beslerdik. Deveciler de güreş ve yük develerini beslerdi.

Deve deyince aklıma geldi, bir anımı anlatayım. Bizim bir komşunun devesi vardı. Çalgı sesine alışıktı. Antikeler’in devesi. Güreşte ödül alan cüssesi yerinde bir deveydi. Dağa oduna gitmişler. O gün köyün meydanında düğün için odun ateşi yakılmıştı. Şimdi hatırlayamayacağım. Birinin düğünüydü. Dönüşte sırtında odunla Ahiköy’e gelen deve çalgı sesini duyunca başlamıştı oynamaya. Sırtındaki bütün odunları havutuyla birlikte yere atmıştı. Oynaması çok hoştu.

T.M: Çocukluğunuzda hangi oyunları oynardınız?

M.K: Dukku taş, dikili taş, kayrak taş, çelik çomak, toprak kazmaca, sinnenmeç ve çiftelik oynardık. Daha çok güreş yapardık. Düğünlerde, sünnetlerde ve bayramlarda hali vakti yerinde olanlar insan güreşleri yaptırırlardı.

T.M: Başka unutamadığın bir anın var mı?

M.K: Öküz gütmeye gittiğimde bazen öküzleri kaybederdim. Çok üzülürdüm. Bulunca çok sevinirdim. Bizim boğalar iyi güreşçiydi. Kaybolur endişesi taşırdım. Ahiköy’de boğa güreşi yapılırdı. Evlerin geneli toprak evdi. Onları yağmur yağmazdan önce yuğu taşıyla bir güzel yuğulardık. Her evin damında, çatısında yuğu taşı bulunurdu. O yuğu taşlarının sesleri halen daha kulağımdadır. Kışın komşulara oturmaya gidilirdi. Komşuların ikramları darı gavurması, pekmez şerbeti ve ayva kurusuydu.

T.M: Okul yıllarını anlatır mısın?

M.K: Çıra ve gaz lambası ışığında okurduk. Anam ve babam benim okumamı çok isterlerdi. Ders çalıştırırlardı. Alfabeye bakarak, resimlerden “Oğlum bak bu top, bak bu ev, bak bu at” diye okumayı teşvik ederlerdi. Fakirdik. Mecburdum okumaya. İlkokulu Ahiköy’de 5 sene okudum. Okulda arkadaşlarla güreşirdim. İyi güreşçi olduğum için pantolon dayanmazdı, eskitirdim. Babamdan dayak yerdim. Fakat yendiğim zaman babam sevinirdi.

T.M: Mehmet Amca şimdi Doktor Şevket Yanar’ın sorusunu soracağım. Ahiköylüler, ilkokul açılmazdan önce nerede okumuşlar?

M.K: İlkokuldan önce Omarağalar’ın evinin olduğu yerde bir yıkıklık vardı. Babamlar orada kısa dönem okumuşlar. Eğitim o yıllarda Arapçaymış. Eski yazıyla eğitim görmüşler. Anlayacağın Ahiköy’de eğitim varmış.

T.M: İlkokuldan sonra nereye gittin? Hayatını anlatır mısın?

M.K: Kızılçullu Köy Enstitüsü’ne gittim. Okumaya çok meraklıydım. Günaşırı sıtması beni tuttuğu için kinin alamadık. Kinin bulununca hastalıktan kurtuldum. Benim hayatımı Köy Enstitüsü kurtardı. Köy Enstitüsüleri devam etseydi bugün Türkiye çok farklı olurdu. Demokrasiye geçişimiz erken buluyorum. 1950 yerine 1960 yılında geçilseydi daha iyi olacaktı. Halkın fakir kalması bu yüzdendir. Yarı aç yarı tok okuduk. Sıkı bir eğitim vardı. Sabah altıda kalkardık.

Mezun olunca öğretmenliğe ilk olarak 1944 yılında Bozarmut’ta başladım. 28 yıl çalıştım. İyi derece İngilizce bilirim. Senin gibi köşe yazarlığı yaptım. 5 Kitap ve birçok şiir yazdım.

1973 Yılında politikaya girdim. İzmir Belediye Meclisi Üyeliği yaptım. 1983’te ilçemize geri döndüm. Belediye Meclis üyeliği görevimi Yatağan’da da yaptım. Eşimi kaybedince kızımla yaşıyorum. Kısacık yaşam öyküm böyle.

T.M: Askerliğini nerede yaptın?

M.K: Askerliğimi İskenderun’da yedek subay olarak yaptım. Sınıfım piyadeydi. İyi, başarılı bir subaydım. Komutanların gözüne girmiştim. Kalmam için komutanlar rica ettiler. Tüm ısrara rağmen ben istemedim. 18 ay askerlik yaptım. Eşimi ve çocuklarımı yanımda götürdüm.

T.M: Ahiköy adı ilçe olduğunda Yatağan ismi verilmesi nasıl oldu? Bu adı nereden alıyor?

M.K: Dağdan dolayı verildiğini biliyorum. O dönemde arkamızdaki dağa, Yatgan ,Yatıgan veya Yatan kişi (yatır) anlamında , yerel ağızla bu isimle ifade edilirdi. Ahiköy’ün kurucusu Ahi Sinan’ın mezarı orada olduğu için saygı duyulur ve özel günlerde adak kesilirdi. Dedeye aş pişirmek ve çaput bağlamak Türkler’in eski şaman geleneğinden gelse de Ahiköy’de bu anane devam ediyordu. O dönemde atanan kaymakam ve zabıta memurları Ankara’ya böyle bir teklif göndermişler. Kabul görünce ilçemizin adı, Yatağan olmuş.

T.M: Nasıl, kiminle ve kaç yılında evlendin? Düğününü kim yaptı?

M.K: Teyzemin kızı Gülferi’yle 5 Mayıs 1946 yılında evlendim. Kızılçullu’dan yaz tatili için Ahiköy’e gelmiştim. Necipler’in o tarafta bir düğün var dediler, gittik. Uzaktan uzağa kızları kesiyoruz. Meydana beline kadar saçı uzamış bir kız çıktı. Bir güzel oynuyordu. Çok hoşuma gitmişti. Kim bu diye sordum: “Ulen nasıl tanımazsın o senin teyzenin kızı Gülferi” dediler. Bir kenara yazdım. Okul bitince evlendik. Düğünümüz, ilk tayin yerim Bozarmut Köyü’nde, köylülerin yardımıyla yapıldı. Nebiköylü Zurnacı Muhammet ve ekibi yaptı. Eşimi Ahiköy’den atın üzerinde Bozarmut’a getirdik. Eskiden gelinler atın üstünde, kafalarını sallaya sallaya gelin olurlardı. Ne güzeldi o yıllar. Eğlenceliydi. Evliliğimizden üç kızımız oldu. Eşimi kaybettim. Toprağı bol olsun. İyi anlaşırdık. Onu özlüyorum. Dünya tatlısı bir eşe sahiptim. Şimdi ne söylesem boş…

T.M: Mehmet Amca, Ahiköy’e gelen İtalyanların Zühra Ana’yla ilgili öyküsünü anlatır mısın?

M.K: Anlatayım. Daha önce bu hikâyeyi Tarcan Oğuz’a anlattım. “Yatağan’da Kuvayi Milliye’’adlı kitabında bu öyküyü yazdı. O dönem, İtalyanlar halkımıza bir dayatma, bir baskı, bir emri-vaki yapmamışlar. Bilakis, şeker, tuz ve diğer gıda maddeleri dağıtmışlar. Şirin görüntüyle emperyal emellerini sürdürmüşler. Hatta sağlık hizmeti, yol ve köprü yapımıyla yardımda bulunmuşlar. Demirköprü’yü yapanlar onlardır. Sahi ne oldu köprü tamir oldu mu? Olsa haberim olurdu. Neyse konumuza dönelim. Tabi o dönem işgal dönemi. Sıcakların çok olduğu Haziran ayı. Yılanların havada uçtuğunu söylerdi, Zühra Anam. Su bulmakta güçlük çekiyorlarmış. İtalyan askerlerinin biri o sıcakta devriye gezerken; “su su su” diye bağırmış. Anacığımda eşi askerde olduğu için etkilenmiş ve askere bir bardak (testi) su vermiş. Nenem de kızmış ama askerdeki oğlunu düşününce, etkilenerek gelinine sarılmış ve o da başlamış ağlamaya. Ahiler’in yufka yürekli olduğunu gösteren bir hikâyedir. Keşke tüm insanlık kardeşçe yaşasa.

T.M: Halkı “Yurdun Efendisi Yapmak’’ adlı kitabının tanıtımını kendi köşemde yapmıştım. Bu kitap hakkında ve şiirlerinle ilgili ne söylemek istersin?

M.K: Kitabın arka sayfasında da yazdım. Kızılçullu Köy Enstitüsü beni yoksulluğun içinden söküp çıkardı. Dünya’yı ve ülkemi okuyarak tanıdım. Ayrıca insanları da tanıdım, dünüyle ve bugünüyle. Şunu öğrendim; ülkemiz ve dünya çok zengin. Ne yazık ki bu zenginlikler adilane dağıtılmıyor. Yoksul insan çok. Bir kısmı da Harun kadar zengin. Bilim, teknik ve para bütün insanlığın yararına kullanılırsa yeryüzünde yoksulluk, açlık, hastalık kalmayacak, savaş sözlüklerden kalkacak. Bu haksız düzen olmamalı ama zenginlerin işine gelmiyor. Kendi zenginliklerinin sürmesi için başlıyorlar işkenceye, adam öldürmeye ve sürgüne. Tarih bunların örnekleriyle dolu. Ülkemizin haline bir bakın. Ehliyetsiz ve beceriksiz kişiler yönetiyor. İşte bütün bunları açıklamak için bu kitabı yazdım. Bir şiirimi sizle paylaşayım:

UMUTSUZLARA

Kapılma umutsuzluğa

Olmayacak diye

Kaç asırlık kavganın kazanımıdır

Özgürlük köleye

Sayısız kavganın ürünüdür o

İnsanoğluna tarihten hediye

Üzülme özgürlük gelmeyecek diye

O kaç asır bekletti köleye

İnsanlık kaç yıl savaştı

 

Almak için öyle bir hediye

 

T.M: Umut veren bu güzel şiirini mutlaka okurlarımla paylaşacağım. Hocam sona doğru geliyoruz. Yatağan’da unutamadığın siyasi bir olay var mı?

M.K: Eskiden Demokrattık. Nihat Uysal, Mehmet Tekin, Şadi Uysal ve Ömer Özmen de demokrattı. Kaymakam Şahap Tarım bizi Jandarmayla çağırırdı. Hepimize nasihat eder, “sizler memursunuz siyaset yapmayın” diye uyarırdı. Bizler sonradan hepimiz Demokrat Parti’den koptuk. Ben CHP’li oldum. Oldum ama sürgünü yedik. Denizli’nin Kıralan Kasabası’na sürgün edildim. Siyasi bir sürü haksızlığa rağmen yılmadım.

 

T.M: Mehmet Amca , hoş bir söyleşi oldu. Başta kızınız Binzet Hanım’a bizi misafir edip ağırladığı için teşekkür ediyoruz. Bizleri aydınlattığın ve verdiğin bilgiler için çok sağol. Seni seviyoruz. Saygınlığını ve değerini hiç bir zaman unutmayacağız. Eksikliğini uzun yıllar görmeyelim. Eklemek veya söylemek istediğin son bir şey var mı?

M.K: Yeni kitabım hazır ama vaktim yok bastıramıyorum. Buraya kadar yoruldunuz geldiniz. Çok memnun oldum. Bu mutluluğu bana yaşattığınız için teşekkür ediyorum. Tüm Yatağanlılar’a selam söyle. Hepsini seviyorum. Hepsini çok özledim. Hoşçakalın…

Haber Merkezi

Güncelleme Tarihi: 13 Ocak 2015, 08:48
YORUM EKLE
YORUMLAR
Güler can
Güler can - 7 yıl Önce

Çok güzel bir röportaj olmuş.Kitabını sabırsızlıkla bekliyorum ,şimdiden kutluyorum.Sevgiler.

Mehmet turgutoğlu İstanbul
Mehmet turgutoğlu İstanbul - 7 yıl Önce

mehmet kara hocam son nefesinize kadar emekten yana olan bu duruşunuz bize bir yatağanlı olarak örneksiniz.ellerinizden öpüyorum.sizi örnek alıyorum.yatağan sizi unutmaz.

Mehmet KAPLAN
Mehmet KAPLAN - 7 yıl Önce

çocukluğumu hatırlatan memleket hikayesini ilk ağızdan dinlemek ne güzel, emeğinize sağlık.

SIRADAKİ HABER

banner68