ZAMANDAN ARINIK, ZAMAN İÇİNDE

 Bodrum’a eskiler, boşuna “Ebedi Meltemler Ülkesi” dememiş. Güneş, Ege’nin sularına çoktan çekilmiş. Meltem, antik tiyatronun mermer basamaklarına bütün gün işleyen ateşin kalıntılarını süpürme telaşında; yine de mermerler hâlâ sıcak.
“Kaç milyon yaşındaydın
 Güneşi gördüğünde Grion dağlarında
 Kaçındaydı tenine değen ilk el
 Temmuz işlenmiş miydi takvimlere
 Sen lir dinlediğinde İasos’ta.
 
 Bir elde çekiç, bir elde taşçı kalemi
 Bryakis miydi sabırla yontan seni
 Mevsimlerden oğlak mıydı
 Pirina kokuyor muydu sokaklar
 Söyle bana kaçındaydı Arşipel
 Masallara sakladığında Hermiyas’ı.
 
                                  (Bir Mermer Heykele Sorular)
Oturduğum basamağın mermerini okşuyorum.
Yanımda Aykut Özet oturuyor. Yılların arkeoloğu. Ne zaman aklıma bir şey takılsa çekinmeden sorduğum bilge.
- Neden arkalıkları yok bu basamakların?
- Sahnedeki seslerin en yüksek basamağa dek ulaşabilmesi için…
- Bu basamakların yüksekliği ve derinliği tüm tiyatrolarda aynı mıdır?
- Değişir. Mesela Epidaros’un derinliği 73 cm; Miletos’un 62’dir. Afrodisias’ın yüksekliği 38’dir, Miletos’un 42cm.
Sorularım çok.
 Her şey gibi mermerin de bir zamanı, bir yazgısı var.
Gözüm sahnenin önündeki Dionysos sunağında. Adaklar, kurbanlar geçiyor gözümün önünden.
“Şimdi nerededir tanrılar tanrısı Zeus
Hera, hangi tanrılara bıraktı fitneleri
Kimin gazabıdır bu fırtınalar, seller
Teşup mu, Tarhun mu, Typon mudur?
Hepsi çoktan ölüp gittiler.”
                                           ( Tanrıları Ararken)
Kimseye çaktırmadan varsam ve desem ki;
 
“Anlat bana ey sunak
Kaç canın kanı aktı üstünden
Kaç bağın bozum şarabı
Hani Dionysos nerede,
O da mı terk etti yoksa bizi.”
 
“Yontucular gitti,
Taşıyıcılar,
Ve basamak diziciler
Hepsi sonsuz uykusunu uyur
Hades’in zifir evinde şimdi.
Sen ey güneşe, fırtınaya
Ve yağmura
Ve ayaza meydan okuyan mermer
Söyle bana Apollon’un vakti ne zamandı
Furina ne zaman baş tanrı oldu bize?
                                              ( Tanrıları Ararken)
 
Her nereye gitsem Tanpınar çıkıyor karşıma:
“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.”
 
diyor durmadan. Şimdi ben, biz yani bu kalabalık; içimizden biri söylese:
o “yekpare, geniş bir an” ın neresindeyiz biz?
Birden sahnenin önü dalgalanıyor. Deklanşörler şakırdıyor… Görevliler telaş içinde koşuşturuyorlar.
Gençten bir adam. Bodrum’da üç oteli varmış. Büyük bir tur şirketinin sahibiymiş.
Kissebükü ve Adalıyalı’ya da otel yapacak mı acaba?
Birileri çıkıp “Bakınız, bakan da oldunuz. Kıymayın şu “Mavi Yolculuk”a. Bakın 4000 tekne. 40.000 yatak. Rakipsiz bir turizm destinasyonu. Eğer oralara otel yaparsanız Mavi Yolculuk biter.” dese…
(….)
Tamam tamam, biz de biliyoruz “Mavi yolculuk”un şu bizim yıkılan parlamenter sisteme benzediğini. Geliniz, el ele verelim eksiğini gediğini giderelim, yenileyelim; ne olursunuz öldürmeyelim.” dese.
Gülümsüyor yanımdaki bilge.
“O, sizin söylediklerinizi bilmiyor mu sanıyorsunuz. Hem bakana, senin söylediklerini söylemeye cesaret edecek bir babayiğit var mı?
Az önce deklanşöre basanlardan biri geliyor; daha soru sormadan yanıt geliyor:
 “İlk kez bale gösterisine bir bakan geliyor. Aman konuyu açmayın, dediler.”
Keşke, diyorum içimden. Bakan şu mermerlerin dilinden anlasaydı. Konuşsalardı. Şu mermer sütun, Mausolos’u anlatsaydı ona. Onun, Bodrum’u nasıl başkent yaptığını. Bu muhteşem ortamı, bizlere 2600 yıl önce onun sağladığını…
Şu kemer, Artemisia’yı anlatsaydı. Eşi için yaptırdığı Mausoleion >mozole> anıtsal mezarla bir ölümlüyü nasıl çağdan çağa taşıdığını.
Şu yazıt, Herodot’u anlatsaydı. “Tarih”in eleğinin ne amansız olduğundan söz etseydi.
Yarın sabah Bodrum’da toprağının ya da evinin tapusunda Ada ya da İdriseus mirasçısıdır yazan birini arayacağım…
***
Gong çalıyor. Donkişot geliyor karanlıklar içinden. Elinde mızrağı.
Hani atı Rosinante?
Ah ben bu akşam sorular denizine düştüm. Yanıtlarım kem küm…
Bak bak! Büşra Ay, harika dans ediyor. Erhan Güzel de öyle…
Sıcacık ve en zor hareketlerde bile gülümseyen yüzler.
Sahnedeki her genç, işini en iyi şekilde yapmanın derdinde…
Ama Büşra Ay’ın Cervantes’in Kitri’sinin hissettiklerini hissetmesi mümkün mü?
Erhan Güzel’in yüzündeki o sevinç aydınlığı, Basil’de de var mıydı?
Donkişot gerçekliğiyle Alkış Peker gerçekliği ne kadar örtüşür?
Akşit Göktürk, “Okuma Uğraşı” adlı eserinde; “Metni hiçbir zaman dural, değişmez bir birim olarak görmemelidir. Bir metin, gerek toplumsal, gerekse dilsel bağlamıyla sürekli olarak yeni anlamlar, yeni boyutlar kazanır.” der.
Bu bakımdan hangi çağda ve hangi mekânda oynanırsa oynansın her sahneye koyucu kendi Donkişot’unu sahneye koyacak, her oyuncu kendi Donkişot’unu, Sancho Panza’sını, Dulcinea’sını, Kitri’sini, Basil’ini oynayacaktır.
Marius Petipa Ludwig Minkus’un müzikleri eşliğinde böyle oyunlaştırmışlar Donkişot’u. Ayşem Sunal Savaşkurt da böyle sahneye koymuş.
“2011’de Bodrum Kale’sinde Boris Eifman Devlet Bale Tiyatrosu’ndan da seyretmiştik bunu.” tümcesini anımsatma bakımından önemserim; ama kıyaslama için asla.
Her oyun kendi gerçekliğinin ürünüdür. Ben dün, yani 11 Ağustos 2018 Cumartesi akşamı, 2600 yıl önce yapılmış bir tiyatroda 400 yıl önce yazılmış 150 yıl önce oyunlaştırılmış bir eseri, ama daha çok da kendi Donkişot’umu seyrettim.
Mutlu muydum?
Evet, hem de çok.
Karaada’ya doğru bakınca alargadaki yatların ışıklarını sokak fenerleri sanıyorum bir an. Ürperiyorum. “Hangi zamandayım?” sorusunu soruyorum kendime üst üste. Bir an evvel eve varıp Melih Cevdet Anday’dan şiirler okumalıyım: Biliyorum ben de
Göğün üstündeki yeğni kuş gibi,
dünyanın sonuyum, başlangıcıyım
YORUM EKLE

banner47