ZEMHERİDE, BURÇİN OLUR YÜREĞİM - CEVDET POLAT

 O uzak köylerin uzakta ki çocuklarıydılar onlar. Onlar ki “üste yok başta yok”un resmiydiler. Kıvırcık dağınık saçlarına kışın kar yazın yağmurunkinden başka yaban el değmezdi, bir de yoksul damların da annelerinin eli. Okudukları kitaplarının hiçbirinde tarifi yoktu yaşadıklarının. Ne bahar yazıldığı gibiydi nede kış eğlenceliydi. Okulları da benzemiyordu kitaptakilere sobaları ve sobalarında yanan kömürleri de benzemiyordu. Her gün okul yolunda koltuklarının altın da bir poşet kitap ve bir tezek olurdu. Ve tezeği de henüz yazmamıştı kitaplar.

Ağrı Dağı’nın kucağına yatmış zamansız bir köydür, Ortadirek köyü. Yazı az, kışı çok yoksulluğu daha çoktur. Ne gölgesinde oturacak bir ağacı, ne de akşam yanan sokak lambası vardır. O küçük köyde değişen tek şey, bahar aylarında nereden doğduğu ve nereye gittiği belli olmayan köyün ortasından geçen küçük bir dere yatağından başka bir şey değil.

Onlar Ağrı Dağı eteklerinin çiçekleriydiler. Üç gül kokulu, üç fidan, üç çiğdem. Fedakârlık ve insanlık adına söylenmiş cümlelerin son kelimeleriydiler. Dağarcıklarında bilgileri ve sevgilerinden başka bişeycikleri yoktu. Birde dokundukları yoksul kirli çocuk saçları, bir de kulaklarını çınlatan çocuk sesleri, bir de avuçlarında ısıttıkları kirli çatlak öğrenci elleri vardı.

Karşılıksız emeğin hamallarıydılar. Ne süslü kelimeler beklediler ne de deri kaplı plâketler. Tek ödülleri sabah kendilerine koşan lastik ayakkabılı çocuklardı. Belki boyunlarına madalya asan etkili ve yetkililer yoktu ama yüreklerine “kızarmış yanak” asan öğrencileri yetiyordu onlara.

Uzaktı görev yerleri, o kadar uzaktı ki; ne odun, ne de kömür gitmişti. Eski saç bir sobada ısınmak düşmüştü paylarına. Bir zamanlar annelerinin onlar için yaktığı sobayı şimdi onlar yakıyordu. Sabah erkenden daha çocuklar gelmeden yanardı tezek sobası. Değil o dağ başının belki de ülkenin en okumuş, en bilgili hademeleriydiler, her sabah.

O sabah o soba parlayana kadar henüz kitaplar anne kadar fedakâr birini yazmamıştı. O sabaha kadar bu ülkede kardeşlik adına o ateşin dilinden daha anlamlı hiçbir cümle kurulamamıştı. O sabah öğrencisini parlayan sobadan çıkan alevlerle kucakladı Burçin öğretmen, ateşten daha sıkı sarmaladı, koyun koyuna girdiler, sonsuz bir ölüm halayına bir öğretmen, bir öğrenci, bir ateş sınıfın içinde yarına dair söylenecek yarını aydınlatacak koca bir meşale gibi yürüdüler o meçhul yolculuğa. Burçin öğretmen ve Okan’ın ateşine atladı gül yüzlü ay parçası Aysun öğretmen.

Sonrası hüzün, sonrası gözyaşı, sonrası baharında feda edilmiş hayatlar.

‘Hayat en iyi öğretmendir’ demişler. Kalın kalın kitaplar yazar mı öğretmenin bu görevini bilmem. Ama sormak isterim, kaç ders ücreti karşılığı ölüme koşar öğretmen… Sormak isterim, kaç ay tatil caziptir ateşe sarılıp ölmek için… Sormak isterim hangi süslü kelimelerle giydirebilirsiniz bu yalın gerçeği?  Sahi sizler her şeyi bilen efendiler, siz atlar mıydınız ölüme bu kadar hesapsız, kitapsız?

Şimdi şatafatlı törenlerden başınızı kaldırıp o uzak köye gidebilirseniz eğer alkışa bürünmüş cümlelerden başka bir şey istiyorsanız eğer, yüreğinize ve yanaklarınıza değsin diyorsanız yalın gerçek, Ağrı Dağı’nın eteklerine Ortadirek Köyü’nde 25 Aralık 2003'te yani karakışta yani zemherinin ortasın da açan BURÇİN çiçeğinin güzel tarifsiz AYSUN yüzü karşılasın sizi. Artık hiç olmazsa onların hatırı için sadece teşekküre bile ödeşecek eğitim emekçilerine o teşekkürü çok görmeyin.

YORUM EKLE

banner69

banner68