Bağımsızlık savaşının başından bu yana Atatürk'e karşı çıkan zihniyet, artık her zamankinden daha güçlü, daha fütursuz.
Herkes biliyor ki bazılarına göre Türkiye'nin kurtuluşunun yolu, Atatürk'ten kurtulmadan geçiyor.
Atatürk ilkeleri ders kitaplarından çıkarıldı; kurduğu ve mirasını bıraktığı kurumlar, kanun hükmünde kararnamelerle bir gecede işlevsizleştirildi. Cumhuriyet Bayramı, deprem bahanesiyle kutlanmadı. Hani bir de şu mübarek Kurban Bayramı 10 Kasıma, denk gelseydi diye düşünenlerinin olduğunu söylemek için kâhin olmaya gerek yok.
Olan bitene ne halktan, ne eğitim, bilim, sanat dünyasından bir tepki var. Medya içinse artık bunların haber değeri bile yok.
20. YY' da yapılan devrimlerin ortak amacı, toplumlarını ileriye doğru (gelişme-ilerleme) modernleşmeye itelemektir. Atatürk devriminin temel amacı da Türkiye'yi her bakımdan modern bir devlet yapmaktır. Ancak onun diğer devrimler-den ayrılan en önemli yanı, tek çizgi doğrultusunda oluşmaması ve modernleşme gerçekleştiğinde ortak bir durakta son bulmamasıdır.
Suna Kili, Atatürk Devrimi modelinin iki temel amacını; "çağdaşlaşmak ve kalkınmak, böylece 'çağdaş uygarlık' düzeyine çıkmak. Buradaki çağdaşlaşmadan kasıt, yalnızca sanayileşme değildir. Bu kavram ayrıca toplumsal, psikolojik ve siyasal değişmeyi de içerir” sözleriyle açıklar.
Kalkınma olmadan çağdaşlaşmanın olamayacağı açıktır. Ancak, kalkınma, birçoklarının anladığı gibi ekonomik büyümeyle sınırlı bir kavram değildir. Hele hele gelir dağılımının gerçekleşmediği, toplumsal refahın tabana yayılmadığı bir toplumda ne kalkınmadan ne de çağdaşlaşmadan söz edebiliriz. Atatürk Devrimi,nin temel amaçlarından biri toplumsal refahın tabana yaymaktır. Bunun ön koşulu, bireylerin, refahın ana araçları olan eğitim, sağlık, kültür alanlarında yeterli olanaklara sahip olmasıdır. Bu olanaklar sayesindedir ki bireyler, üre-time etkin biçimde katıla-bilme şansı yakalar. Bu, demokrasinin yaygınlaşması ve gelişmesi için de en etkin yoldur.
Atatürk Devrimi, kimilerinin söylediği gibi geçmiş-ten kopuk, köksüz bir değişim değildir. Onun tarihsel kökleri, önceki yüzyılda imparatorluk içinde ortaya çıkan düşünce akımlarındadır. Cumhuriyetin temellerindeki harçta, İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçora, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp gibi aydınların ışıkları vardır. Azıcık olsun tarih bilen, Atatürk düşünce-sini önyargısız değerlendire-bilen biri, bu gerçeği bilir.
Atatürk Devrimini karşıtlarının bir başka savı da, Atatürkçülüğün gerçekte bir fikirler sistemini temsil etmediği, daha çok yeni Türkiye'yi tamamen pragmatik bir yöntemle reform ve ilerleme yörüngesinde oturtan siyasal bir uygulama olduğudur. Recep Peker bu konuda şunları söyler: "Biz, bir işi başlamadan önce oturup kâğıt üzerinde bir şeyler karalayan insanlar değiliz. Biz, önce sonuçlara ulaşmayı yeğleriz. Yüzeysel insanlar bizim plansız programsız çalıştığımızı söyleyerek eleştiriyorlar; fakat onlar, en iyi plan ve programların daima yazılı olmadığı gerçeğini göz ardı ediyorlardı; asıl plan, bütün programlarınızın kaynağı ve başlangıç noktası, manevi liderlerimizin beyninde birikmiş olan enerji ve önseziden oluşmuştur."
Cumhuriyet kurucularının, süreç içinde karşılaştıkları bazı sorunlar karşısında izledikleri yollar ve CHP ideologları tarafından sistemleştirilen düşüncelerin, özellikle üçüncü dünya ülkeleri üzerindeki süregelen etkileri, Atatürk karşıtlarının görüşlerinin doğru olmadığının kanıtlarıdır.
Başta da söylediğimiz gibi Atatürk devrimine savaş açanlar, yıllardır beyinlerinin gerisinde sakladıkları hedeflerini artık bir bir gerçekleştiriyorlar. Kendilerini, cumhuriyetin savunucusu olarak görenler de ne yazık ki Atatürk'ün nasıl bir Türkiye hedeflediğini ve bu hedeflere varmak için hangi ilkeleri koyduğunun farkında değiller.
Ben, her şeye karşın, kimsenin bu ülkeyi çağdaşlaşma sürecinden koparabileceğine inanmıyorum. Çünkü Atatürk Devrimi durağan değil, dinamiktir; tutucu değil, ilericidir. Doğduğu an kulağına Atatürk düşmanlığı üflenmiş olanların bile kafaları her kayaya tosladığında ona sığınacaklarını biliyorum.
Uygarlık, yenilerken yenilenen süreçlerin ürünüdür. Atatürk'ün: "Uygarlığın bir fırtına gibi esintisine karşı koymak boşunadır; değişmeyen, Ortaçağ kanun, düşünce ve davranışlarını koruyan toplumlar, ölüme veya tutsak olmaya mahkûmdur." demesi de bu gerçeğin en özlü anlatımıdır.
