“İnsanoğlunun kazanacağı en büyük zafer korkuyu yenmesiyle elde edeceği zaferdir.” İsmail Hakkı TONGUÇ (1893-24 Haziran 1960)
Bugünkü yazımı İsmail Hakkı Tonguç’a ithaf ediyorum. Yaşamını “Yoksul halk çocuklarının eğitim davasına ve Canlandırılacak Köye, onların korkularını yenmesine ” adayan Köy Enstitülerinin kuramcısı, uygulayıcısı, çağdaş laik, demokratik, bilimsel, üretici eğitimi Dünya Pedagoji ansiklopedisine yazdıran Köy Enstitülülerin Tonguç Babasının kaybının 54. yılında anısına saygıyla…
Soma Faciası, kaybedilen ve unutulan canlar, Irak’taki köktenci vahşeti, Cumhurbaşkanlığı seçimi, kafa karışıklıkları, öğretmen liselerinin kapatılması, ülkenin her bir köşesinde abartılı bir şekilde açılan imam hatip ortaokul ve liselerinin sayısının hızla artışı, yani tümüyle dinselleştirilmeye çalışılan bir eğitim son günlerde çokça konuştuğumuz ülke gündemi… Türkiye’nin son günlerde yanlış dış politikaları nedeniyle İŞİD diye bir sorunu ortaya çıktı. Irakta büyükelçilik çalışanlarını, kamyoncuları kaçırıyor, fidye istiyor, insan boğazlıyor… İŞİD, gerici, kolaylıkla insan öldüren mezhepçi, köktenci El Kaide kökenli bir örgüt. Karanlık Ortadoğu dehlizlerinde bir emperyal oyunun parçası. Türkiye’den de pek çok genç insan İŞİD’e katılmış. İŞİD diye bir örgütün varlığı ülkede yaygınlaştırılmaya çalışılan yoğun dinsel eğitim dayatması arasındaki ilişkinin sorgulanması gerekiyor. Hiçbir sorgulamaya dayanmayan, biat kültürüne dayalı, ezberci, bireyi korkuları içine hapseden dinsel eğitimin yoğunlaştırılması İŞİD benzeri örgütlerin taban bulmasını sağlamıyor mu? Eğitim politikalarını her tür akıl-bilim ve rasyonellikten uzak bir şekilde yönetenler bunları mutlaka değerlendirmelidirler.
Bir eğitim-öğretim yılı da geride kaldı. 2013-2014 öğretim yılı eğitim sorunlarına kalıcı çözümlerinin üretilemediği eğitim sisteminde çelişkilerin ve eşitsizliklerin arttığı bir yıl olarak tarihte yerini aldı. Ülkeyi yönetenler eğitim deyince sadece imam hatip lisesi ve ortaokulu anlıyorlar. Eğitime-kültüre yönelik çağdaş bir vizyonları maalesef yok… Bu bakışla dünyanın en iyi 10 ekonomisine girmek, kişi başına düşen ulusal geliri 10 bin dolar üzerine çıkarmak, 160 ülke arasında 90. sıradaki insani gelişmişlik düzeyini ilk yirmiye taşımak ve çağdaş bir demokrasi yaratmak tabii ki mümkün değil… Eğitime böyle bakan bir ülke dinsel despotizme kayar ve Orta Doğu ülkelerinin kavgaları arasında dolanır durur. Yaşadığımız son yıllar bunun somut örnekleriyle dolu değil mi?
Eğitim-Sen, haziran ayı içinde yayımladığı eğitim raporuyla bu döneme ilişkin çok önemli, çarpıcı bilgileri kamuoyuna sunmaktadır. Bu rapora göre: Türkiye’nin en varsıl %20’lik dilimin eğitim harcamaları en yoksul %20’lik dilimin eğitim harcamalarının 14 katına ulaşmıştır. Bu rakam ülkemizdeki eşitsizlikleri göstermesi anlamında çarpıcıdır. Eşitsizliklerin olduğu yerde adaletten bahsedilemez…
Tepeden inmeci bir anlayışla uygulamaya sokulan 4+4+4 yasası nedeniyle okulöncesi eğitimde okullaşma oranı son bir yılda %65.69’dan, %39.72’ye gerilemiştir. Okul öncesi eğitim ilköğretim öncesi pedagojik anlamda çocuğu geliştiren çok önemli bir süreçtir. Türkiye, dinsel eğitimini yaygınlaştırma adına okul öncesi eğitimi görmemezlikten geliyor. Olan ülkenin çocuklarına oluyor. Ülkenin yoksul öğrencileri ve özellikle kızlar açık liseye yönlendirilerek örgün eğitimin dışına çıkmaktadır. Açık lisenin öğrenci sayısı son bir yılda 611 bin 44 iken bu dönem sonunda bu sayı 901 bin 487’ye yükselmiştir. Açık lise eğitimi zorunlu 12 yıllık eğitimin bir parçası olarak algılanamaz. Küresel kapitalist sistemin ucuz işgücü talebi ve dinsel gerekçelerle özellikle yoksulların ve kız çocuklarının örgün eğitim dışına çıkması kabul edilebilir bir durum değildir.
2012-2013 öğretim yılında toplam 1099 imam hatip ortaokulu varken bu sayı bu yılın sonunda 1361’e çıkmıştır. Öğrenci sayısı da son bir yılda 94 bin 467’den 140 bin 15’e çıkmıştır. Yine 2002-2003 öğretim yılında imam hatip lisesi sayısı 450 ve devam eden öğrenci sayısı 71 bin 100 iken bu sayılar bu yılın sonunda 854 okul ve 474 bin 096’a çıkmıştır. Bu rakamları akıl ve bilimin ışığında anlamak mümkün değil. Soma’da yaşanan faciada kaybettiğimiz tüm canlar eğer ilköğretim-orta öğretim süreçlerinde teknik becerilerle donatılsaydı can kaybı bu kadar olabilir miydi? Soma faciası bizlere aklını kullanabilen, teknik becerilerle donatılmış bir eğitim dizgesinin önemini hala göstermedi mi? Erken yaşlardaki din eğitiminin korku ürettiği, öğrenci zekasının gelişmesini engellediğine yönelik çalışmalar tekrar tekrar mutlaka yeniden incelenmelidir. Tonguç Babanın dediği gibi eğitim korkuları yendiği anlamda, özgürleşme, birey olma duygusunu geliştirir ve çocuğun doğuştan getirdiği yaratılıcılığı gün ışığına çıkartır.
Taşımalı eğitim yapan okul ve öğrenci sayısındaki artış da çarpıcıdır. Geçen yıl taşınan öğrenci sayısı 810 bin 809 iken bu sayı bu yılın sonunda 1 milyon 286 bin 726’ya çıkmıştır. Siyasal iktidar 4+4+4 yasası çıkarma süreçlerinde taşımalı eğitimi kaldırma sözünü topluma vermişti. Ama gereğini yapmadı. Olabildiği kadarıyla çocukları kendi sosyal çevrelerinde eğitim almalarını sağlamak eğitimcilerin temel görevi olmalıdır.
Raporun bir başka bölümünde yandaşlık ve yandaş eğitim sendikasının gelişimi sorgulanmakta. Milli Eğitim Bakanlığı yöneticileri atamasında nesnel olmayan yandaşlığa dayalı siyasi kriterler temel alınması ve bu atamalarda kadının adının olmaması ülkeyi yönetenlerin ne denli akıl dışı, nesnellik dışı bir dünyada olmalarını göstermesi anlamında önemlidir. Yeni orta öğretim geçiş sisteminde öğrencilere yönelik imam hatip lisesi ve özel meslek liselerine yönlendirme yapılarak dinselleştirme ve özelleştirme politikaları paralel şekilde uygulanmaktadır. Tüm bu veriler Milli Eğitim Bakanlığının eğitim sorunlarını çözme konusunda evrensel akıl ve bilimin değerlerinden çok uzakta olduğunu göstermektedir. Türkiye bunu hak etmemektedir…
Sayın Başbakan, Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladı. Konuşma metnini gazetelerden, televizyonlardan izledik. Sayın Başbakan “70 Milyonun Cumhurbaşkanı Olacağım” diyor. Sayın Başbakan, 12 yıldır iktidarda… Yazımızı, bu açıklamayla ilgili bir soruyla tamamlayalım. Sayın Başbakan 12 yıldır, hiç kimseyi ötelemeden herkesin Başbakanı olabildi mi? Keşke bu sorunun yanıtı evet olabilseydi. Sevgiler…






















