Nisan ayı önemli. Ülkenin her bir köşesinde 17 Nisan 1940'ta TBMM'de 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasasının kabulünün 73. Yılı kutlanacak. Yani ülkenin eğitim ve kültür sorunları konuşulacak. Bahar doğuş, doğanın dirilişi demektir. Dicle Köy Enstitülü yazar, senarist Osman Şahin “Ben Köy Enstitülerini, bozkırda çalınan Vivaldi müziğine benzetirim hep. Bitmez tükenmez baharların, mevsimlerin bozkıra gelişini müjdeleyen Vivaldi müziği..." diyerek bahar ve enstitüsü algısını özdeşleştirir. Biz bu yazıda nisan penceresinden ülkenin eğitim sorunlarından kesitler sunacak ve görüşlerimizi paylaşacağız.
Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) 2006'da yaptığı bir anketi altı yıl sonra (2012) tekrarladı ve 3 Nisan 2013 tarihli gazetelerde TÜİK'in “çocuk işçi anketi” sonuçları yayımlandı. “Çocuk İşgücü 2012” sonuçlarına gore “Türkiye nüfusunun 15 milyon 247 binini oluşturan 6-17 yaş grubundaki çocuklardan 893 bini çalışıyor. Çocuk işçilerin 292 bini 6-14, 601 bini 15-17 yaş grubunda yer alıyor”. Sonuçlara gore altı yıl öncesine göre çocuk işçi sayısı 3 bin kişi arttı. 6-14 yaş grubunda çalıştırılan çocukların sayısı 285 binden 292 bine yükseldi. 15-17 yaş grubunda çalışan çocuk sayısı 2006 yılında 605 bin kişiyken, 2012 yılında 601 bin oldu. Rakamlarda bir artış olduğu açık. Dağılıma bakıldığında Türkiye genelinde 6-17 yaş grubunda istihdam edilen çocukların yüzde “44.8'inin kentsel, yüzde 55.2'sinin kırsal yerlerde” yaşadığı belirtildi. Çocuk işçilerin yüzde “68.8'ini erkek, yüzde 31.2'sini kız çocuğu” olduğu görülmektedir. Bu çocuklar hangi sektörlerde çalışıyor? Çalışan çocukların yüzde 44.7'si (399 bin kişi) tarım, yüzde 24.3'ü (217 bin kişi) sanayi, yüzde 31'i (277 bin kişi) hizmet sektöründe yer aldı. Bu çocuklar okula gidiyor mu? Bu sorunun yanıtı çok önemli… Çalışan çocukların “yüzde 49.8'i bir okula devam ederken, yüzde 50.2'sinin okula devam etmediği” saptandı. 6-17 yaş grubunda yer alan toplam 15 milyon 247 bin çocuğun ise “yüzde 8.5'inin okula devam etmediği” ifade edildi. Görüldüğü gibi okula devam etmeyen çocukların büyük bölümünü “çalışan çocuklar” oluşturuyor. Yaş grupları itibarıyla, 6-14 yaş grubundaki çalışan çocukların yüzde 81.8'i, 15-17 yaş grubundaki çalışan çocukların ise sadece yüzde 34.3'ü bir okula devam ediyor. Sonuçlar ne diyor? 6-17 yaş tüm dünyada “çocuk” olarak kabul edilen yaş aralığıdır. Bu yaştaki tüm çocuklar zorunlu eğitimde olması gerekirken ülkede “eğitim-piyasa, yoksulluk, sınıfsal adaletsizlikler, 4+4+4'ün olumsuzlukları” gibi pek çok nedenle bu tablonun ortaya çıktığı açık. Herşey öyle güllük gülistanlık değil. Ekmek derdinin öne çıktığı görülüyor.
Geçen haftalarda 2013-YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) sonuçları açıklandı. Önce istatistiklere bakalım. Sınava girmek için 1.924.563 aday başvurmuş, sınava 1.805.125 öğrenci girmiş. 20013-YGS sonuçlarına göre, sınava giren kızların yüzde 89,5'i, erkeklerin ise yüzde 84,21'i “140” ve üzeri puan aldı. Sınava giren kızların yüzde 72,4 ile erkeklerin yüzde 65,3'ü ise “180” ve üzeri puan çıkardı. YGS puan ortalamasına göre en başarılı okulların sıralaması; fen liseleri, özel fen liseleri, sosyal bilimler liseleri, öğretmen liseleri ve askeri liseler şeklinde oldu. En başarısı iller yine değişmedi…Ülkenin en yoksul bölgeleri…Bu sınavda dört testten en az ikisinden 0,5 ve üzeri ham puanı olmayan aday sayısı 61 bin 36 olarak gerçekleşti. Sınav sonuçlarına yönelik yorumlarda 180 puan barajını geçemeyen aday sayısının artmasında geçen yıl olduğu gibi Türkçe sorularının etkisi olduğu kanısı yaygın. Geçen yıl Türkçe sorularının genel ortalaması 18 iken, 2013 YGS'de bu ortalama 16.8'e kadar düştü. Matematik dersi her yıl öğrencileri zorlarken, bu yıl 2012 YGS'de 6.92 olan net ortalaması 7.5'e yükseldi. Sosyal ve fen netlerinde ise geçen yıllara göre önemli değişiklik olmadı. 2013 YGS sonuçları incelendiğinde öğrencilerin Türkçe dersinde geçen yıllara oranla daha çok zorlanmaya başladıkları, öğrencilerin fazla kitap okumadığı, bu nedenle için yorum yapamadığı, internete olan bağımlılıkları nedeniyle muhakeme yapma yeteneklerinin zayıfladığı görüşleri öne çıktı.
Nisan ayında eğitim notları olarak karşımıza çıkan en çarpıcı haber İzmir Milletvekili, tutuklu gazeteci Mustafa Balbay'ın kızı “Yağmur Balbay'ın Çığlığı” oldu. Anne Gülşah Balbay ile Tevfik Fikret Lisesi orta kısım birinci sınıf öğrencisi 12 yaşındaki Yağmur Balbay Mart ayında Norveç'te düzenlenen ve uluslararası basın örgütlerinin temsilcilerinin de katıldığı “Özgür Medya Konferansı”na katılırlar. Gülşah toplantıda: “Dört yılımı babama hasretle geçirdim. Babamın hapse alındığı ilk yıllar benim için çok zor geçti. Okulda arkadaşlarım tarafından teröristin kızı damgasını yedim…” diyerek tutuklu bir babanın kızı olarak yaşadıklarını dile getirir. Norveç dönüşü Yağmur okulda adeta “mobbing” yaşar. Anne Gülşah Balbay yaşanılanları: “Döndükten sonra okulda huzursuzluklar başladı. Öğretmenler Yağmur'u azarlıyor, başarısızsın diyorlar. En sevdiği ders Fransızca, üst üste iki kez sıfır alıyor…. Savcının mütalaası açıklandıktan sonra daha çok Yağmur'un üstüne geliniyor. Okulda Yağmur'u almaya gittiğimde, Genel Müdürün beklediğini söylediler. Bana 'Norveç konuşmanızı hiç beğenmedik. Orada yaptığınız konuşma bize yakışmadı. Yağmur'un konuşmadan önce düşünmesi gerekirdi. Bu şekilde yurtdışında bildiri yayımlamak da ne oluyor. Bütün öğretmenler isyanda…” şeklinde anlatır. Gazeteci Müyesser Yıldız olayı irdeleyen yazısında: “Bu yazıyı yüreğim kana kana ağlayarak ve ellerim titreyerek yazıyorum… Bir yanda dünyalar güzeli Balbay'ları küstürüp, belki de bir ömür boyu kaybetme ihtimali. Ama öte yanda bir cinayete, hem de bir çocuk cinayetine seyirci, hatta ortak olmak… Babasından önce bir çocuğun müebbet cezaya çarptırılmasını seyretmek… Okul, Yağmur'un bu sözlerinden rahatsızlık duyup, küçücük bir çocuğa fatura çıkarıyor… Şu kadarını bilin; bu mesele Balbaylara bırakılamayacak kadar ciddi bir boyuta varmıştır. Kamu vicdanının el koyması gerekmektedir. Türkiye'de hiç kimse böyle bir cinayeti seyretmemeli… seyredemez… Bu bir çocuğun babasından önce müebbet hapis cezasına çarptırılmasıdır… Türkiye'de hiç kimse böyle bir acımasız bir infaza göz yumamaz…yummamalı…” diyerek insani bir duyarlılığı öne çıkarıyordu. Anlaşılan ülkede medya, eğitim kurumları iktidara şirin görünmek adına tüm değerleri yok varsayabiliyorlar… Gazete patronu Başbakan'a kimlerle çalışmasını istediklerini soruyor, yazarının işine son verebiliyor. Eğitim kurumları vazifeden görev çıkarabiliyorlar… Yazık !…
Nisan ayında bir eğitim yazısı Köy Enstitüleri vurgusuyla tamamlanmalı… Son söz 7 Aralık 1979 günü katledilerek aramızdan ayrılan İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil'in 1947'de yazdığı notlarda: “ Köy Enstitüleri, Türk inkılabının, millet temelinde başlamış olan hayırlı Rönesans hareketidir. Türk aydının vazifesi, bu hayırlı Rönesans üzerine titremek olmalıdır… Boş laflar bir yana, gerçeğin ifadesi, beş yıllık bir yakınlığın verdiği kanaatle söylüyorum, şudur: Türkiye'de tahsil kurumları içinde, milli vasfına en ziyade layık olan Köy Enstitüleridir. Köy Enstitüleri halk kültürü hazinesinin yaşayan kıymetler sahasıdır. Milli oyunların, Anadolu'nun her köşesinden ses ve ritm taşıyan, heyecan verici gösteriler oradadır. Memleketin daüssıla, tabiat güzellikleri ve kahramanlık yüklü halk türküleri oradadır…” diyerek Kepirtepe'deki gözlemlerini aktarır.






















