Bu ara yerel kitapları okumaya merak sardım. Yanı başımızda o kadar çok kitap yazılmış ve eser üretilmiş ki yeni farkına varmanın ayıbını taşıyorum. İşte bunlardan bir tanesi de, yeni okuyup bitirdiğim Prof. Dr. Mehmet Naci Önal tarafından yazılmış ‘’Muğla Efsaneleri’’ adlı Türk Halk Edebiyatı araştırma—inceleme türü kitabıdır. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi yayınları tarafından basımı yapılan bu güzel eseri sevgili hocamız imzalayıp verdiğinde çok sevindim. Kendisiyle tanışmanın ve yerel bazda bilgi almanın mutluluğunu halen daha yaşıyorum. Akademik bilgisinden ve yerel kütüphanesinden her daim yararlanabilecek olmamıza onay veren Hocamıza çok teşekkür ediyorum.
Efsanelerin pek çoğu tarihin bilinen veya bilinmeyen dönemlerinden günümüze kadar gelebilmiş, bir yönüyle kutsal olan hikayelerdir. Efsanelerin inanılır olması, onların en önemli özelliğidir. İnsanlığın en gizemli hikayelerinden olan efsaneler, hayatın hemen her alanında yer bulur. Efsane kelimesi, Farsça’dan dilimize geçen bir kelime olup, efsunlu, füsunlu hikaye anlamına gelir. Mecazi anlamı; söylenti, asılsız hikaye, olmayacak şey, olağanüstü olaylardır. Efsanelerde geçen tarihsel olayların doğruluğuna inanmasak bile, efsanenin doğruluğuna inanabiliriz. Efsanelerde başlıca iki yapı karşımıza çıkar: Yüceltme ve güvenirlik. Erenlere dair tavırlarımızda yüceltme ve güvenirlik kavramları daha iyi anlaşılabilir. Dünyamızın duygularımızı ve davranışlarımızı etkileyen kişi ve kişilerce denetlendiğine inanılır. Bu kişileri hoş tutmak, onlara dua etmek, dilekte bulunmak insanlara güvenirlik sağlar. Tıpkı bizim Ahi dedemiz Ahi Ebubekir’e dua edip dileklerde bulunduğumuz gibi. Çocukluğumdan hatırlarım, ailemiz ve mahalle sakinlerimiz bir dilekleri yerine geldiği zaman teşekkür mahiyetinde veya dilekleri kabul olsun manasına gelen ‘’Dede aşı’’ etli bulgur pilavı yaparlardı. Biz çocuklar afiyetle dede aşını yerdik. Ayrıca kandil yakılır ve ‘’ Eren Dedeye ‘’ Ahi Dedemize dualarla başucundaki nar ağacına çapıt, ve mendil türü bezler asılırdı. Bu gelenek şimdilerde pek yok olmuş gibi görünse de bana biraz Alevi ve Şaman kültürünü hatırlatıyor. İlçemizde Hıdırellez günlerinde bu geleneğin halen daha devam ettiriliyor olması sevindiricidir.
Efsane masala göre kaba, acı ve günahla yüklü gerçeğe yakındır. Masaldan daha geç dönemde ortaya çıkmıştır. Efsaneler hakkında olabildiğince güçlü deliller vardır. Efsanelerin gerçek olarak kabul edilirken, masalların yalan olduğu masalların başındaki tekerlemelerde belirtilir.
Muğla efsaneleri içinde fıkra, tekerleme, türkü gibi edebi ürünlerle paralel olan efsaneler görülür. İlçemizde yapılan çalışmalar sırasında araştırmacı yazar Tarcan Oğuz’un ‘’Yatağan’ın Dünü Bugünü’’ adlı eserinden yararlanılmış ve kaynak gösterilmiştir. Bozüyük Beldesi, Nebiköy, Gökgedik, Yava , Turgut Nahiyesi , Şeref, Bencik ve Mesken köylerinde mülakat yöntemiyle araştırma ve inceleme yapılmış. Kitabı severek okudum. Sizler de mutlaka okuyunuz. Üç dört senelik bir çalışma sonucu ilk basımı 2003 yılında yapılmış. Elimdeki kitap 3. basım. Emeklerine değen güzel bir çalışma olmuş. Emeği geçen herkesi kutluyorum. Ayrıca bu çalışma Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Araştırma Fonu tarafından desteklenmiş olup çok kalıcı bir eser ortaya çıkmış. Bu tür kitapları okumayı sevenleri öneririm. Şimdi bu kitapta efsane olarak geçmeyen ama ilçemizde Dere Mahallesinde daha çok anlatılan bir efsaneyi siz okurlarımla paylaşayım:
GELİN UÇURAN
Bir kızıl goncaya benzeyen güzel mi güzel, yanakları al al , bir görenin bir daha görmek için dönüp dönüp baktığı, üstelik ay tanrıçası Selena’dan , deniz köpüğünden üremiş Afrodit’ten ve hatta perilerden daha güzel olduğu söylenen bir Türkmen kızı, Ahiköy’de ailesiyle mutlu bir şekilde yaşarmış. Adı bilinmiyor nedense ? Efsane bu ya, hadi adı Gönül olsun diyelim. Gönül’e birçok yağız delikanlı aşkını ilan etse de onun hep aklında sevdalandığı, beğendiği ve aşık olduğu esmer güzeli bir yakışıklı genç varmış. Bu kişi, keçilerini, kuzularını otlatırken gördüğü Yatağan Dağının arkasında yerleşik bir yörük ailesinin oğlu Mehmet imiş. Çavdar Deresi mevkiinde kavaklığın oradaki çeşme başında gizli gizli buluşurlarmış. Ailesi Gönül’e bir başka köyde, zenginliğiyle ünlü bir aileye gelin gitmesi için dayatmayla nişan keser. Düğün tarihi konulur. İki aşık bu duruma çok üzülürler . Genç sevgililer, kaçma planı yaparak düğünden bir gün önce her zaman buluştukları yerde, çeşme başında gece karanlığında bir araya gelirler. El ele tutuşarak Yatağan Dağının yanındaki Sivri tepenin kuzey yamacından öbür tarafına geçmek için hızla hareket ederek yürürler. Mehmet kestirme yolları bildiğinden gece karalığında yar başında dikkatli geçmesi için Gönül’ü uyarsa da iş işten geçmiş ve güzeller güzeli Gönül , ayağı kayıp yardan aşağıya düşmüş. Sanki bir kuş olup uçup gitmiş. Mehmet ise ardından kendini uçuruma atmış ve o da uçmuş. Köylüler ve ailesi gençleri aramışlar, taramışlar, bulamamışlar. Sadece Gönül ‘ün kaçarken düşürdüğü ipek mendilini, Sivri tepedeki yarda bulabilmişler ve buranın adını ‘’Gelin Uçuran’’ koymuşlar…
Ve bu ‘’Gelin Uçuran’’ efsanesine bağlı olarak bir anımı anlatayım: Yıl 1971. Sanırım bu efsaneyi dinlediğim 14 yaş zamanlarımdı. Dört arkadaş Fehmi Özgün, Abdullah Çelik ve Emin Katırcı ile birlikte tilkişen dediğimiz sarmaşık ve karabaş (yabani kuşkonmaz) toplamak için bahar ayında Sivri tepenin berisindeki kireç ocaklarının olduğu yere gittik. Biraz çalılık ve makilik yerlerde dolaştığımız halde istediğimiz kadar tilkişen toplayamadık. Abdullah ‘’Arkadaşlar benim bildiğim bir ocak var ben oraya gidiyom’’ dedi. Arkasından Fehmi de gitti. Aradan henüz bir saat geçti geçmedi bir kucak dolusu tilkişenle geri geldiler. Oysa biz avucumuzun içini anca doldurabileceği kadar karabaşı toplayabilmiştik . Tabi çok topladıkları için kendi aramızda pay ederek bölüştük. Her ikisi de rahmetli oldu. Ruhları şad olsun. Merakımdan sordum; ‘’ Siz ne tarafa doğru gittiniz de bu kadar çok bulabildiniz? ‘’ dedim. Abdullah: ‘’ Gelin Uçuran’a gittim arkadaşım ‘’ dedi. Fehmi de av ve kuş meraklısı olduğu için orada pek çok güvercin gördüğünü ballandıra ballandıra anlattı. ‘’ Hele bi tanesi appeçik bembeyaz olanı tepemizde döndü durdu ve daha sonra yanımızdaki ahlat ağacına kondu arkıdeş‘’ dedi. İşte o an iç sesimle bu Gönül olmalı, Gönül kuşu olmalı ve Mehmed’ini arıyor yine herhalde diye de kendimce bir atıfta bulunmuştum. .. Hani hep derler ya; adı üstünde ‘’Gönül Kuşu’’ bu diye…Nereye konacağı belli olmaz?…Ahlat ağacına da konabilir, bir kızıl bir goncaya da…
Bir Muğla Efsanesini de bendenizden efendim…İyi okumalar.






















