Prof. Dr. Kemal Kocabaş
“Kalbimizdesin Özgecan, Bizi Affet” Beşiktaş Çarşı
“…alınlarımızın çatına/bir daha / yüz yüze gelinmeyecek/ant içmeden / baş eğmeden/
senin için direnmeye/söz vermeden / söylenmeden geçilmeyecek/ey / en hüzün/en savaşkan/en kır çiçekleri gibi kokan/en Yunus / en Veysel / en Bedreddin/ey halkım kadar güzel türkülerin katına/bağışla ÖZGECAN/yapayalnız ayrıldın aramızdan/belki / bir çığlık bile atamadan/bir küçük ses ver / dilimize/bir serçe ötüşü/bir çocuk gülüşü bırak bize/bak nasıl akacağız/ardınsıra/ ülkemin sokaklarından/bağışla can / ÖZGECAN!...” Alper AKÇAM
senin için direnmeye/söz vermeden / söylenmeden geçilmeyecek/ey / en hüzün/en savaşkan/en kır çiçekleri gibi kokan/en Yunus / en Veysel / en Bedreddin/ey halkım kadar güzel türkülerin katına/bağışla ÖZGECAN/yapayalnız ayrıldın aramızdan/belki / bir çığlık bile atamadan/bir küçük ses ver / dilimize/bir serçe ötüşü/bir çocuk gülüşü bırak bize/bak nasıl akacağız/ardınsıra/ ülkemin sokaklarından/bağışla can / ÖZGECAN!...” Alper AKÇAM
Bu hafta Türkiye vahşi bir cinayetle sarsıldı. Özgecan kızımının çığlığı, acısı hepimizin kanını dondurdu. Mersin özel Çağ Üniversitesi Psikoloji bölümü öğrencisi Özgecan Arslan, Tarsus-Mersin arasında bindiği minübüste, insanlaşma sürecini tamamlayamamış bir cani tarafından hunharca bir cinayetle yaşamına son verildi. Ülkede vicdanı olan herkes bu acıyı yaşadı, acıyı yüreğinde hissetti ve meydanlara çıkarak tepkisini ifade etti. Özgecan’ın katli, ülkemizde son on yılda artan kadına şiddet ve cinayetlerle ilgili tartışmaları da yoğunlaştırdı. Kadının toplumdaki yerini güçlendirme adına arayışlar da filizlendi.
Ülkede çok hızla artan kadına şiddet ve kadın cinayetlerinde feodal, kültürel, dinsel, ailesel gibi pek çok neden sıralanabilir. Ama son on yılda, kadına yönelik şiddetin ve ölümlerin artması, son on yıldaki ülkedeki siyasal iklimin ve dilin tartışılmasını zorunlu kılıyor. 2014 yılında yaklaşık 250 kadının öldürüldüğü bir Türkiye’de, ülkeyi yönetenlerin politik söylem dilinde “barış kültürü, sevgi kültürü ” ‘nden daha çok “ötekileştirme ve şiddet dili” egemen. Her akşam televizyon ekranlarından tüm ülkeye yayılan bu dilin alt kültür gruplarında yarattığı etki incelenmeye değerdir.
Bir başka pencere bu ülkeye yönetenlerin kadına bakışıyla ilgili marazi durumdur. Ülkeyi yönetenler, kadının toplumsal yaşamındaki yerini güçlendirmekten çok kadını evde tutan, sadece annelik rolüne hapsedecek bir politik dil ve söylem ürettiler. Özellikle siyasal iktidarın arka bahçesi gibi bir misyon üstlenen İlahiyat Fakültesi öğretim üyeleri, bilimsel akademik bir dili tümüyle unuttular, hem gazetelerde, hem de TV ekranlarında Ermenek, Soma Faciası ve kaybedilen canlar ile ilgili, Yırca köyünde kesilen binlerce zeytin ağaçları ile ilgili hiçbir insani duyarlılık üretmezken sadece nüfusun yarısı kadını toplumsal yaşamdan nasıl uzaklaştırılacağına dair fetvalar verdiler.
Örneklere bakalım. Bir İlahiyat profesörü “kadın sesi içeren müzik kesinlikle caiz değildir” derken bir başkası “Şarkı, ancak çalgı ve kadın sesi içermiyor, sözleri de dinen sakıncalı değilse dinlenebilir”, bir başkası “Okullara müzik dersi koyanlar inşaallah Cenab-ı Hak’kın gazabına uğrayacaklar!”, yine bir başkası “Hanefî mezhebine göre müziğin icrası da, dinlenmesi de haramdır.” şeklinde fetvalar verebilmektedir (Cumhuriyet-1 Ağustos 2013, Z. Oral). Yine basına yansıyan “Çalışan kadın fuhuşa hazırlık yapar, dekolte giyene tecavüz ederler, hamile kadının sokakta dolaşması terbiyesizliktir” vb. çok sayıda absürd yorum kadına bakışla ilgili bir olumsuz iklimin üretilmesinde önemli olduğu çok açıktır…
Yine toplumsal olaylarda polisin demokratik tepkisini dile getiren yurttaşlara karşı şiddet ve gaz içerikli tavrı ülkedeki “şiddet ikliminin” oluşmasında önemli katkısı vardır. Öğretmenlerin son haftalarda tüm ülkede gerçekleştirdiği “laik, demokratik, bilimsel eğitim” meşru, demokratik tepkilerinde İzmir’de Basmane meydanında gençlere ve kadın öğretmenlere yönelik bizzat tanık olduğum şiddet vahimdi. Öğretmenine gaz sıkan bir ülke aydınlık bir gelecek üretebilir mi?
Bu ülkeyi yönetenler son on yılda eğitimi dinselleştirerek, ana okulu ve ilkokullara din dersleri koyarak, karma eğitim tartışması yaparak yani kadını ötekileştirerek da kadının toplumsal rolünü zayıflattılar. Ülkeyi yönetenler kadını erkekle eşit görmeyen bir düşün dünyasına sahipler. Rakamlara bakalım. 62333 okul yöneticisinin, sadece 6701 tanesi kadın... 81 il milli eğitim müdürünün sadece 1 tanesi kadın...718 İlçe Milli Eğitim Müdürünün sadece 3 tanesi kadın...81 İl valisinden 1 tanesi kadın... Bu atamaları kim yapıyor? Siyasal iktidar… Sonuç; kamu yönetiminde kadının adı yok... Bu sonuç kadına bakışla ilgili bir politik tercih değil mi?
Kadına yönelik bu ilkel cinayetler ve şiddet kadınının toplumsal rolünü daha da güçlendirerek ve eğitimdeki cinsiyet ayrımcılığına, dinsel eğitimi pedagojik yaş sınırı yani soyut işlem dönemi olan 11-12 yaşlarında vererek çözüm aranabilir. Tüm okullara daha çok felsefe, resim, müzik ve güzel sanatlar dersiyle, insanlaşma projeleriyle bunu başarmak olanaklı... Güzel sanatlar dersleri çocukların özgürleşmesinde, empati yapmasında, hümanist insani kültürel değerlere ulaşmasında çok önemlidir. Okullar, çocukların doğuştan getirdiği yetenekleri öne çıkaran, toplumsallaşma, insanlaşma merkezleridir, ama Türkiye’de bunun tersi yapılmaya çalışılıyor. Karma eğitim, insanlaşmanın, birbirini tanıyarak, empati kurarak büyümenin adıdır. Yaşamı boyunca hep karma eğitimde şekillenmiş biri olarak ilk, orta, ve lise dönemlerindeki sınıf arkadaşlarımı yıllar sonra gördüğümde hep kardeşimi görmüş gibi bir duygu ile onlara sarılırım. O nedenle siyasal iktidar çevrelerinde, mahallelerinde oluşturulmaya çalışılan karma eğitim karşıtlığını anlamak zor…
1923’te Mustafa Kemal ve arkadaşları Cumhuriyeti kurarken akıl ve bilimi ve erkek-kadın eşitliğini temel aldılar. Mustafa Kemal o yıllarda “…Toplumsal kalkınma kadın erkek birlikte gerçekleştirilebilir. Kadınlarını geri bırakan toplumlar geri kalmaya mahkumdur…” diyerek geleceği ve aydınlığı aramıştır. Ülkeyi yönetenler Özgecan kızımızın çığlığını duyarak ülkede barış kültürünü yerleştirmek adını, söylemlerini, dillerini ve eğitim politikalarını gözden geçirmelidirler. Ne dersiniz?






















