Dostlarım, bugün sizlere tam 45 yıl öncesine ve sonrasına götürmeye çalışacağım. Ben Sağlık Bakanlığına bağlı Veremle Savaş Genel Müdürlüğünün BCG Kampanyasında, 5. Grup olan İzmir’de Gezici Sağlık Memuru olarak görev yapmaktaydım. Yatağan’da 6 Eylül 1980 tarihinde önceden kararlaştırdığımız gibi iki oğlumun sünnetini yapmış, birkaç gün izin kullanarak 11 Eylül sabah erken saatlerde İzmir’de yapılacak grup toplantısına katılmak için İzmir’e tüm gruptaki arkadaşlarım gibi intikal ettik. Toplantımızı öğleden sonra yaptık. Tüm ekip arkadaşlarımızla beraber Balıkesir ilinde çalışmalarımızı yapacaktık. Refik Saydam Enstitüsünün ürettiği yerli ve milli BCG Verem aşılarımızı teslim aldık. Buzdolaplarına koyarak sabah erkenden yola çıkacaktık. O gece Grup Başkanlığımızın İzmir Hakim Evlerindeki dairenin üstü aynı zamanda bizim misafirhanemizdi. Gidiş ve gelişlerimizde orada konaklardık.
Akşam oldu, bazı arkadaşlarımız Konak Meydanı’na indi. Biz birkaç arkadaş misafirhanede kaldık. Gece saat 23’lere doğru arkadaşlar geldiler, “Her yer asker kaynıyor, herkes evlerine dönsün, sokaklarda kimse kalmasın, işyerlerini kapatın. Hiç kimse yolculuk yapamaz, kaybolun!” dediler. “Biz de erkenden geldik” dediler. Marmarisli meslektaşım Turan Oğuzhan, “Ali Bey sanırım devrim oldu, her yerde tanklar, ağır silahlı askerler var” dediğinde, “Eyvah Turan Bey, korktuğumuz oldu. Türkiye’de CHP ve sol ne zaman güç kazansa Amerikan emperyalizminin yerli uşakları askeri darbe yaptırırlar. Bu yapılan da devrim değil askeri darbedir” dedim. Devrim olsa bizim haberimiz olmadan olmayacağını adım gibi biliyordum. Grup başkan yardımcımız olan Ali Rıza Alpözen ağabeyi evinden arayarak, “Ali Rıza Ağabey her yer asker kaynıyormuş, radyoyu sen de aç, biz de misafirhanede dinliyoruz fakat bir açıklama yok” dedik.
Saat 24’ü iki üç dakika geçince ilk felaket haberini Türkiye Radyoları verdi: “Sıkıyönetim Konseyinin 1 Numaralı Bildirisidir! Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur, sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir, hükümet görevden el çektirilmiştir.” Dönemin faşist Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve komutasındaki konsey üyeleri darbe yapmıştı. Tabi hepimizde büyük şaşkınlık oluştu. O gece sabaha kadar hiç uyumadık. Bildiriler arka arkaya geliyordu. Siyasi partilerin liderleri tek tek yakalanıp Zincirbozan’a götürülüyordu. Sadece Başbuğ Alparslan Türkeş bir türlü bulunamıyordu. 3 gün sonra o da tutuklandı haberi verildi. Ne kadar gazeteci, ünlü, dernek, sendika, parti başkanı varsa ya gözetim altında ya da tutuklanmıştı. Sendikalar, dernekler, tüm sivil toplum kuruluşları, konfederasyonlar, partiler kapatılmıştı.
Tabi biz 3 gün dünya ile irtibatımız olmadığı için her şeyi radyodan takip ediyorduk. Kaçak sığınak en yakındaki bakkal evinin altında olmasından en azından makarna alıp kaynatıp yiyebildik. Yarı aç yarı tok 4. günü İzmir’de ve diğer illerde mahsur bizim gibilerin seyahatine kısıtlı olarak izin verilmiş ve biz de Yatağan’a gelebilmiştik. Yatağan 12 Eylül’ü çok az hasarla atlatan ilçelerdendi. O dönemde Askerlik Şubesinde Garnizon Komutanı Yedek Subay olarak askerlik yapan Can Erel diye bir arkadaşımız vardı. Yıllar sonra Konak ilçesinde bankacılık yaptığını öğrenmiş ve ziyaretine gidip anılarımızı konuşmuştuk. Allah ondan razı olsun.
Diğer yerlerde neler duyduk neler. Anlatmak, ne kitaplara sığar ne de başka kayıtlara. Tam 45 yıl oldu fakat hâlâ o faşist Kenan Evren’in bu halka allayıp pullayıp, “1960 Anayasası çağdaş bir anayasa olmasına rağmen, bu bize bol geldi, özgürlükleri kısmamız lazım” diyerek konuşmalarında dile getirirdi. 12 Eylül’ü canlı yaşamış biri olarak, ülkede olup bitenleri şaşkınlıkla izliyorduk.
Çorum’da Alevi yurttaşlarımızın evlerini gece işaretleyerek 57 Alevi yurttaşımızı katletmişlerdi. Malatya’da 3 çocuk, 8 kişi öldürülmüştü. Maraş olaylarında ise 105 kişi öldürülmüştü. 176 kişinin de yaralandığı açıklanmıştı. Bütün bunların faillerini devlet gizledi, ortaya çıkarılamadı. 210 ev tahrip edildi, 70’ten fazla işyeri tahrip edildi. Birçok kadına tecavüz edildi.
Bütün bunlar 1978’de yaşanmıştır (Çorum hariç). 1978’in 15 Ocak’ında sağ-sol şiddet olayları artmış, son iki haftada 30 kişi öldürülmüştü. 16 Mart’ta İstanbul Üniversitesinden çıkan sol görüşlü öğrenci grubunun üstüne bomba atılmış ve otomatik silahlarla taranmıştır. 16 Mart katliamı denen bu olayda 7 öğrenci ölmüş ve 47 kişi de yaralanmıştır. 17 Nisan’da Adalet Partili (AP) Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu kendisine gönderilen bir bombalı paketi açarken gelini ve iki torunuyla birlikte hayatını kaybetmişti. Sokak gösterileri günlerce sürmüştür.
Aynı yıl 11 Temmuz’da akademisyen Bedrettin Cömert Ankara’da katledilirken, 4 Ekim’de MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlıoğlu’yla birlikte evinde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Bir sol örgüt üstlendi. 9 Ekim’de Ankara Bahçelievler’de Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi 7 öğrenci, Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı’nın da aralarında olduğu ülkücüler tarafından evlerinde öldürüldü. 20 Ekim’de İTÜ Elektrik Fakültesi Dekanı Bedri Karafakioğlu silahlı saldırı sonucunda yaşamını yitirdi. 27 Kasım’da Abdullah Öcalan PKK örgütünü kurdu.
Sadece 12 Eylül’ün değil, uzun yıllar sonrası için bu günlere giden yol açılmış oldu. Bu aslında bir Amerikan planıdır. 1979’un ilk suikastının hedefi ise 1 Şubat’ta Milliyet Gazetesi Başyazarı ve Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’nin, İstanbul Nişantaşı’ndaki evinin önünde Mehmet Ali Ağca tarafından katledilmesi oldu. 19 Kasım’da AP Milletvekili İlhan Egemen Darendelioğlu İstanbul’da uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti. Sanki o günlerde “bir sizden bir bizden” diye aynı silahlarla suç işlendiği daha sonra anlaşılacaktı.
Gelelim 1980’e… Önce 24 Ocak ekonomik kararları alındı. Uygulama için Başbakan Süleyman Demirel, 12 Eylül’den sonra başbakan ve cumhurbaşkanı olacaktı. Turgut Özal’ı Başbakanlık Müsteşarlığına atadı. IMF ile anlaşmalar yaptı. Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Demirel hükümetini kerhen destekleyerek işlerin yolunda gitmesini bekledi. Yani o günlerde kadayıfın altı kızardı, kızarmadı konuşulacaktı. Kadayıf ise 12 Eylül 1980’de kızaracaktı. Kadayıf kızarırken, 6 Nisan’da Fahri Korutürk cumhurbaşkanlığı süresini tamamlamıştı. Meclis bir türlü oylamalarda cumhurbaşkanını seçemiyordu.
Bu sıralarda 27 Mayıs’ta MHP’li eski bakanlardan Gün Sazak sol bir örgüt tarafından aracına binerken öldürüldü. 17 Haziran’da Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, kuvvet komutanları ve Genelkurmayın da 2. Başkanı Necdet Öztorun’a kod adı “Bayrak Harekâtı” olan bir darbenin 11 Temmuz 1980’de gerçekleştirilmesi talimatını vermişti. Ancak 2 Temmuz’da Süleyman Demirel Hükümetinin güven oyu almasıyla “Bayrak Harekâtı” erteleniyordu. 4 Temmuz 1980’de Maraş’ta yaşanan Alevi-Sünni çatışmasına benzer olayların tekrarı Çorum’da yaşanıyor ve olaylarda resmi kayıtlara göre 57 kişi katlediliyordu.
19 Temmuz’da eski başbakanlardan Nihat Erim İstanbul Dragos’ta öldürülüyor. 22 Temmuz’da ise misilleme olarak DİSK’in eski kurucu genel başkanı ve aynı zamanda Maden-İş’in de genel başkanı olan Kemal Türkler katlediliyordu. Konya’da bir miting düzenlenecek ve 100 bin kişinin şalvar, cüppe, sarıkla, eski Arap harflerinin bulunduğu pankart ve dövizlerle gelinerek “Şeriat gelecek, vahşet bitecek! Dinsiz devlet yıkılacak!” gibi sloganlarla Türkiye 12 Eylül Faşist Darbesine 12 Eylül günü gece uyanmıştır!
Darbenin ardından sağlı sollu 650 bin kişinin tutuklandığı duyuruldu. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişiye idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişinin idamı infaz edildi. 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmaktan yargılandı. 30 bin kişi ise sakıncalı olduğu gerekçesiyle siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. 171 kişinin gözaltında işkenceden öldüğü açıklandı. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. İşkencehane haline gelen cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını kaybederken, 14 kişi de açlık grevlerinde can vermişti.
303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
Aradan 45 yıl geçmiş olmasına rağmen 12 Eylül Faşist Darbesinin izleri hâlâ var ve devam ediyor. Bugünler o günleri anımsatıyor. Ülkeler demokrasi ile halkın seçtiği iktidarların seçimle gelip seçimle gitmesi gerekirken, CHP ya da sol başarı elde ettikçe, anketlerde hep önde oldukça, yükseldikçe yoksulluk, soygunlar artıyor ve halk değişim talep ettikçe her on yılda bir darbelerle karşılaşmışızdır. İnşallah bundan sonra darbeleri değil, demokrasiyi ve özgürlükleri konuşuruz!
Kalın sağlıcakla, salı günü başka bir konu ile karşınızda olacağım. Gözlemde kalın, dostça kalın!