1.Dünya Savaşı sonrasında yenik sayılarak toprakları işgale uğrayan Osmanlı İmparatorluğu yöneticilerinin, bu işgal karşısındaki acizliğini anlayan bir avuç vatansever, her türlü baskı ve tehdide rağmen, Anadolu’da yeni bir hareketi başlattılar. Bunlar başta Mustafa Kemal Paşa, İsmet, Fevzi ve Kâzım Paşa olmak üzere, kurtuluşa inanmış bir avuç vatanseverlerdi…
Osmanlı Mebusan Meclisi’nde, 28 Ocak 1920’de bu gurubun gayretleriyle 6 maddelik bir Misak-ı Milli (Milli Ant) hükümleri kabul edildi. Bu karar sonrasında Ankara’da toplanan ve halkın gücüyle savaşarak, yeni kurtuluş umuduna inanan Vekiller, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurup, bu Meclis’e Başkan olarak Mustafa Kemal Paşa’yı seçtiler. İşgale karşı bütün mücadele kararlarını orada verip, uyguladılar…
Bir adı da “Ulusal Yemin” anlamına gelen bu 6 maddenin ana hatları, zaten daha önceki Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde belirlenmiş olup, bu şartlar Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçek yol haritası ve kurtuluşun da asgari barış şartlarıydı…
Mustafa Kemal Paşa ve silâh arkadaşlarının önderliğinde, 09 Eylül 1922’de İzmir’de tamamladıkları “Kurtuluş Savaşı” sonrasında, 29 Ekim 1923’te “Cumhuriyet”i ilân ederek yeni bir devlet kurdular. Adına da “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” dediler…
Savaştan yeni çıkmış, yorgun, fakir, çalışan “genç erkek” gücünün birçoğunu savaşlarda kaybetmiş olmalarına rağmen, Cumhuriyet Dönemi’nde ilk Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Paşa ve ilk Başvekilimiz İsmet Paşa olmuş, hemen kalkınma, eğitim, sağlık ve ulaşım çalışmalarına başlamışlardır…
10 yıl gibi kısa bir zamanda birçok devrimi gerçekleştirip, nüfusu arttırmış; fabrikaların yapımına, demiryolları-karayolları-deniz yollarına önem vererek ulaşımı kolaylaştırmış, okul ve hastane inşaatlarına öncelik vererek, genellikle ‘İmece’ yoluyla hızla inşaatlarını sürdürmüştür… İşte bugün bile her platformda şevk ve heyecanla söylediğimiz “Onuncu Yıl Marşı”mız, böyle hummalı bir çalışmanın sonunda bestelenmiştir…
15 yıllık Cumhurbaşkanlığı sonunda, 10 Kasım 1938’de Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, daha 57 yaşında iken, çok erken vefat etti. Bizim “Ulus Devlet” olamayışımızdaki ilk “yol kazası” işte bu durumdu. II. Cumhurbaşkanımız, 11 Kasım 1938’de İsmet İnönü seçildi...
1939 yılı Eylülünde, Almanya’nın Polonya’yı işgaliyle II. Dünya Savaşı patladı… Alman orduları önüne gelen ülkeyi ezip geçiyor, merhum Atatürk’ün “çağın yeni diktatörü” diye çok iyi tahlil ettiği Adolf Hitler, dur-durak bilmiyor, kimseleri dinlemiyordu…
Bu acil durum karşısında, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Celal Bayar ile birlikte, savaşan ülkelerin hiç birinden yana olmayıp, Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh!” vasiyetine sadık kalarak, ihtiyat askerlerini çağırdılar, sınırlarımıza herhangi bir saldırıya karşı tedbirleri arttırdılar… Kalkınma yolunda harcayacakları bütçe kaynaklarının çoğunu, bu yeni savaş ortamından ötürü, askerî ihtiyaçlar için harcamaya başladılar…
Ülkede gaz, bez, tuz, şeker, ekmek, pirinç, sigara, ispirto kıtlığı çekiliyor, bunlar insanlarımıza karneyle veriliyordu… Siyasî rakiplerinin, Eskişehir’de yıllar sonra CHP Lideri İnönü’nün karşısına, tembihlenmiş bir çocuğu çıkarıp da; “Sen bizi aç bıraktın, urbasız bıraktın!” dedirtmelerinin sebebi, işte bu II. Dünya Savaşı sırasındaki kemer sıkma tedbirleriydi… Rahmetli İnönü de vaziyeti anlayıp; “Evet evlâdım, ben sizi aç ve urbasız bıraktım ama; anasız-babasız bırakmadım” demesi çok manidar ve yerinde bir yanıttır…
Ülkemizin bağımsız, kalkınmış ve istenen şekilde bir “Ulus Devlet” olma yolundaki “ikinci yol kazası” budur…
1946 yılında, Batı’dan gelen baskılarla demokrasiye geçildi, CHP’nin tek parti yönetimi sona erdi, yeni partiler kuruldu... 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti (DP) tek başına iktidara geldi. Biraz sinirli ve biraz da saldırganca tutum içindeki bu yeni Demokrasi döneminin ilk Başbakanı Adnan Menderes, ilk Cumhurbaşkanı da Celal Bayar oldular…
Dış güçlerin de desteğiyle, 1923’ten 1950’ye kadar kazanılan ve benimsenen “devlet gelenekleri” yavaş yavaş terk edilip, dış krediler alındı, yabancı yatırımcılara izin verilmeye başlandı. Osmanlının “Kapitülasyon” hatası tekrar hortlatılmaya başlandı…
Ülke kalkınmasına çok büyük katkısı olmaya başlanan “Köy Enstitüleri” eğitim sistemi, uyduruk yalan ve suçlamalarla hedef haline getirildi, zamanın CHP yöneticileri de, ne yazık ki bu duruma yeteri kadar tepki gösteremediler ve zamanın Tevfik İleri adındaki Milli Eğitim Bakanı zamanında bu güzelim okullar kapatıldı, eğitimde geri vites dönemi başladı. “Ulus Devlet” olma yolundaki üçüncü kaza bence budur!.. (devamı yarın…)