Muğla
BIST10.641
DOLAR42.2631
EURO49.0719
ALTIN5726.6
BTC/USD103068.33
Prof. Dr. Kemal Kocabaş

Prof. Dr. Kemal Kocabaş

Mail: kemal.kocabas@deu.edu.tr

TÜRKİYE’DE VİCDAN VE HUKUK DEVLETİNİ ARAMAK

 Bu hafta gazete yazısı  için masaya oturduğumda kafamda pek çok konu vardı. Hangisini yazacağımı netleştiremedim.  Zira ülke gündemi çok dinamik ve değişken.   Ama her yerde dillendirilen, ortaklaşan bir talep var: “Hukuk devleti ve vicdan”.   Sonunda bu ana tema üzerinden   bir seçki yaparak yazıyı oluşturmaya karar verdim.
XXX
Son aylarda kelime dağarcığımıza Osmanlıca üç  sözcük  girdi.  Muhteşem Süleyman  dizisinden “Zinhar” ve Başbakan’dan, bakanlardan,  siyasal iktidar sözcülerinden, “Manidar”  ve Başbakanın danışmanından “Kumpas”… Bu üç sözcük  sosyal medyada, TV’de ve  konuşma dilinde  bir dönemin algısını ifade ettiği  için    ironik bir tebessümle çokça karşımıza çıkıyor artık.  5 Şubat 2014 akşamı  TV’de Tuncay Özkan’ın kızı Nazlıcan’ın Cüneyt Özdemir’in sunduğu  5n1k  programında yüksek bir özgüven ve iyi yetişmiş bir üniversite öğrencisi olarak, “kuşatılmış bir yargıyla   babasının ve haksız yere içerde yatanların” durumunu bu sözcüklerle  anlatırken   “sözcükler ve dönem algısı”  kavramının paralelliği bir kez daha karşımızdaydı… Her dönem kendi sözcüklerini üretiyordu.
XXX
Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu… Malatya İnönü  Üniversitesi’nde iki dönem rektörlük yapan Cumhuriyetçi bir bilim insanı.  1954  Kahramanmaraş-Elbistan doğumlu… Hacettepe Tıp Fakültesi çıkışlı, iç hastalıkları uzmanı bir hekim. Babası Hilmi Soydan,  1960 öncesi CHP Milletvekili, 1960 sonrası senatör. Maraş olayları sırasında öldürülüyor. Aile, bu olay sonrası  soyadını değiştirip babasının adını  soyadı yapıyor.  Acılar yaşayan, bedel ödeyen  bir ailenin oğlu olan Fatih Hilmioğlu  Ergenekon davasından tutuklu. Adam mı öldürmüş? Hayır… Banka mı soymuş? Hayır… Ahlaksızlık-yolsuzluk mu yapmış? Hayır… Evinde ayakkabı kutularında para mı bulunmuş? Hayır…  Görünür suçu ne? Laik-demokratik Cumhuriyetten yana taraf olması… İçerdeyken trafik kazasında oğlunu kaybeden bir baba.  İçeride kanser hastası olan bir aydın… Avukat kardeşi   TV’lerde haykırarak  onun  ölmek üzere olduğunu, tedaviye gereksinimi olduğunu  söylüyor. Onun çığlığını ülkeyi yönetenler, yargıda olanlar duymuyor. Cemaatçi (!) olarak kendilerini ifade eden yargı kulaklarını tıkıyor. Kulaklarını tıkayan duymayan, görmeyen bu insanların  “vicdan” , “yaşama hakkı” sorunları yok mu?
XXX
Ali İsmail Korkmaz, 19 yaşında, hayata sevgiyle bakan bir üniversite öğrencisi… Hatay’dan Eskişehir’e gelmiş üniversite öğretimi görüyor. Vicdanı, yüreği olan, haksızlıklara hayır diyen tüm genç insanlar gibi Gezi Parkı eylemlerine katılıyor. Eylemler sırasında bir sokakta polisler tarafından hunharca dövülüyor, kırk gün komada kalıyor ve vefat ediyor. Eskişehir Valisi büyük bir aymazlıkla “arkadaşları yapmıştır” derken  Sayın Başbakan da  “polis destan yazdı” diyerek süreci tanımlıyor.   Kamera görüntüleri siliniyor, karartmalar yapılıyor. Bunlara rağmen  namuslu yargı insanlarının, ailesinin ve demokratik güçlerin baskısıyla polisler yargılanabilir hale geliyor.  Mahkeme Kayseri’ye alınıyor. 3 Şubat 2014 günü Kayseri’de duruşması vardı. Ülkenin vicdanlı insanları Kayseri’de Hataylı halk çocuğunun katillerinin  yargılanmasını izlediler, suçluların cezalandırılmasını talep ettiler. Ali’nin annesi  bir  “onur abidesi”  gibi mahkeme salonunda  Ali’yi öldürenlerin karşısındaydı. Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan 4 Şubat 2014 günü köşesinde “Ali İsmail Korkmaz/ Katiller Korkar” şeklinde haykırarak   “…Dün hepimiz 19 yaşında öldürülmüş gibi  olduk. Acın acımız oldu. Ailen ailemiz oldu. Annen annemiz oldu. Baban babamız oldu. Kardeşlerin kardeşlerimiz oldu. Davan davamız oldu. Katillerin katillerimiz oldu” ifadeleriyle ortak insanlık vicdanın sesini ortaya koyuyordu, tıpkı Hrant Dink’in kaybı sonrası ortaya çıkan ortak acı gibi… Bu ülke artık katilin sağcısı, solcusu, polisi, dincisi olmaz, katil katildir…  noktasına ne zaman gelecek? Bu sorunun yanıtı artık net bir şekilde verilmelidir…
XXX
17 Aralık süreci ile birlikte ülke adeta alabora oldu. Yargı, emniyet tam bir kaos içine girdi… Bir taraftan devlette yolsuzluk var diyen Cemaat ve onun yayın organı gibi işlev gören “Zaman, Bugün, Taraf” gazeteleri. Diğer taraftan bu süreci  “paralel devlet” yapılanması ve “darbe”  olarak   gören siyasal iktidar ve sözcülüğünü yapan “Sabah, Star, Yeni Şafak” gazeteleri. Bu iki anlayış dışında “yolsuzluğa da hayır” diyen, “paralel yapılanmaya da hayır” diyen sosyal demokratlar ve solcular var. 10 yıl boyunca laik-demokratik Cumhuriyet değerlerini yok eden iki yapının kapışması, ülkede “hukuk devleti” olma anlamında çok ciddi sorunların varlığını işaret ediyor. Yatak odalarında bulunan paralar, para sayma makineleri, Sabah-ATV satışı için iktidara yakın iş adamlarından para toplanılması, yolsuzluk soruşturması yapan savcıların anında görevden alınmaları, basına sızan telefon görüşmeleri  vb. çok sayıda örnek yolsuzluklarla ilgili önemli fikirler veriyor. Kamuoyunda Cemaat olarak adlandırılan yapıyı emniyete ve yargıya teslim eden, eğitimi dinselleştiren  bu siyasal iktidar değil mi? Yine bu kadrolarla binlerce insanı sahte delillerle hapishanelerde çürüten, ülkede bir korku kültürü üreten ve vicdanları karartan bu siyasal iktidar değil mi?
Ve akademisyenler… Disiplin yönetmelikleriyle düşünce özgürlükleri sınırlandırılmaya çalışan akademisyenler. Bugün onlar yayınladıkları bildiride (Radikal 6.02.2014)  “…Cadı avı gibi toptan şekilde, sebep ve gerekçe gösterilmeksizin binlerce kişinin görev yerlerinin değiştirilmesi, duruma atfedilen suçlamayla uyuşmayan bir çözümdür ve yeni mağdurlar yaratmaya mahkûm bir hukuksuzluk örneğidir. Hiçbir siyasi iktidarın, bir yandan kendisine yönelik yolsuzluk soruşturmalarından ve bir yandan da devlet içi ortağından kurtulmak için tüm ülkeyi hukuki, siyasi ve ekonomik bir açmaza sürüklemeye hakkı yoktur… İnanıyoruz ki hukukun üstünlüğü ilkesi, demokrasinin de, hak ve özgürlüklerin de, eşitlik ve adaletin de en önemli güvencesidir. Hukuk devleti ilkesinin askıya alınması ve üstelik kanunlara da dayanmayan bir 'istisnailik durumunun' ilan edilmesi, yasama ve yargı kuvvetlerinin yürütme tarafından yutulduğu bir kuvvetler birliğine doğru hızlı bir gidişin tehlikesini barındırmaktadır." İfadeleriyle  hukuk devleti talebini seslendirmektedirler.
Şimdi söz yurttaşlarda… 30 Mart’ı bir demokrasi şölenine dönüştürüp “temiz toplum, hukuk devleti” talebiyle ülkenin önünü açabilir. 30 Mart seçimleri, Ahmet’in, Mehmet’in belediye başkanı olması dışında artık böyle bir anlamı var. Zamanın ruhu bunu söylüyor. Ne dersiniz?
 
Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar