“Yoruldum yurda uzaklardan bakmaktan/Ama yorulmadım hiç bir zaman/O yoksul sevgili gibi dağ başlarında/Karda kalmış, darda kalmış yolcular için yazmaktan”
Yukarıdaki dizelerin yazarı 15 Haziran 1929 tarihinde Burdur Akçaköy’de yaşama merhaba diyen ve 11 Ekim 1999 tarihinde aramızdan ayrılan Türkiye ilerici hareketinin önemli ismi Fakir Baykurt’a ait. Baykurt, Gönen Köy Enstitüsü, Gazi Eğitim Enstitüsü çıkışlı, öğretmen, edebiyatçı, yazar, TÖS Başkanı bir aydın. Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği (YKKED), 20 Aralık 2014 tarihinde İzmir’de “Aramızdan Ayrılışının 15. Yılında Fakir Baykurt’u Yeniden Anlamak” başlıklı iki oturumluk bir çalıştay düzenleyerek Baykurt’un 70 yıllık onurlu yaşamını, mücadelesini, emeğini, ürettiklerini saygı ile selamladı ve dostlarıyla beraber onu yeniden anlamaya çalıştı.
Fakir Baykurt bir halk çocuğudur. 1943’yılında Gönen Köy Enstitüsüne öğrenci olur. Yaşamında artık “Gönen Işığı” vardırve ilk yılın sonunda defterinde “…Değişik bambaşka bir öğretmen olacağım, içimdeki aslanlar bana güç verecek. Gideceğim köydeki geriliği, yoksulluğu yere sereceğim. Kahvede oturup oyuna dalmayacağım. Köy çocuklarını kız-erkek ayırmadan okutacağım. Halkı aydınlatacağım” ifadeleri yer almaya başlar. Değişim ve dönüşüm başlamıştır. Gönen’deki hayatın gerçek problemlerine dayalı iş içinde eğitim ilkeleriyle tanışır ve notları arasına bu kez “Ben bileşik kapları Tınaz dağından enstitüye su aldığımızda öğrendim” diyerek iş içinde ve hayatın gerçek problemlerine dayalı enstitü eğitiminin özgünlüğünü bize aktarır. Gönen’i anlattığı Köy Enstitülü Delikanlı kitabında bir Gönen sabahını ve eğitimin işlevselliğini “Enstitü bir arılık gibi. Sabah kampana çaldı mı fırlıyoruz. Yüksekteki kalasa asılmış bir ray parçası bu. Eline bir demir alıp vurdun mu çıkan ses her yerden duyulur. Yatağını yorganını düzeltip, elini yüzünü yıkayıp halay çekilen alana koşarsın. Ortaya bir akordiyon, on-onbeş mandolin çıkar. Öğrenciler, kız erkek üçerli dizilerek geniş bir halka oluşturur. Oyunbaşı “haydi efeler!” diye bağırır. Kollaar! Dedi mi bütün kollar kalkar… Gün böyle görülmemiş, duyulmamış bir şenlikle başlar. Her enstitü kendi yöresinin türküsünü söyler, oyununu oynar, öteki yörelerin türkülerini, oyunlarını öğrenir” şeklinde anlatır.
Gönen Köy Enstitüsü arı kovanı gibi çalışırken Fakir Baykurt şiir yazmaya başlar, kütüphane görevlisi olur, tercüme bürosunun çevirdiği klasiklerle yüreği dünyaya açılır. Köy Enstitülerinin kuramcısı, uygulayıcısı İsmail Hakkı Tonguç Baykurt’taki gelişim dinamiğine destek için ona 1944 yılında bir Almanca sözlük armağan eder ve kapağına da “Köy şiirlerini başarıyla yazan Tahir Baykurt’a Almancayı ilerletmesi için çok sevgiyle” diyerek imzalar. 1946 sonu Yücel ve Tonguç görevlerinden ayrılır. Enstitü karşıtları enstitülere atanır. Fakir Baykurt o zor dönemleri “Dünya inişli yokuşlu denir. Üçten dörde geçtik. Ankara’nın rüzgarları döndü. Yücel’i, Tonguç’u görevlerinden uzaklaştırdılar. Savaş bitti, bir başka savaş başladı sanki: Enstitülerde solculuk yapılıyormuş da, zararlı kitaplar okunuyormuş da, kız-erkek bir arada okumak Türk töresine aykırıymış da; A!Aaa!. Kızlar önce ayrı sınıflara, sonra ayrı enstitülere. Anlaşılmaz sıkılıklar başladı. Müdürümüz değişti, öğretmenler ayıklandı. Sık sık dolaplar aranıyor, kitaplarımız alınıyor. Enstitüleri kuranlar kötüleniyor. Her derste komünizmin zararları anlatılıyor… Dergilerde şiirlerim, yazılarım çıktığı için en çok ben denetleniyorum. Ama ne yapıp yaptım, diplomayı canavarın ağzından kaptım. Anam saçını kınaladı, Akçaköy’ün içinde adak üleştirdik…” diyerek anlatır. 1946-1950 arası Türkiye’nin gericiliğe teslim olduğu bir dönemin adıdır. Devrimci Cumhuriyet yara almaya başlamıştır. Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” kitabı ve yankıları sürerken Fakir Baykurt “Yılanların Öcü” nü yayınlar. DP dönemi despotizmine karşı enstitülü yazarlar halkın, köylünün sorunlarını dile getirerek toplumsal bir görev yaptılar. O dönemde, köşe yazıları yazan ve yaşanılan süreçlere dargın olan Hasan-Ali Yücel Yılanların Öcü kitabının yayınlanması sonrası sevincini 1958 yılında Demet dergisinde “…Işığa susamış köylü çocuğunu devlet eli ile insan kaynağına kavuşturan Köy Enstitüleri, artık aydın yetişkinlerini toplum hayatımızın ön saflarına itmektedir. Mahmut Makal oradan. Fakir Baykurt da ilk feyzini bu ata ocağından aldı… Gazetede Fakir’in Yunus Nadi Roman mükafatını kazandığını görünce onlara her bakımdan güvenli ruhumla o kadar duygulanıp sevindim ki, kendisi o kadar kıvançlanmamıştır. Başta ben fakir olmak üzere, ciğergahımıza sokulan ve yüreğimize sokan yılanlardan öc alan bir evlat çıkar da baba bahtiyarlık duymaz mı? Ah, demek gözümüz açık gitmeyeceğiz” şeklinde ifade eder.
Türkiye’de demokratik öğretmen hareketinin ve 1968 kuşağının dinamiğinde Köy Enstitüleri gerçeği vardır. Enstitülüler, önce Köy Öğretmen Derneklerini kurarlar, sonra federasyonlaşmışlar (TÖDMF) ve 8 Temmuz 1965 tarihinde de Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ü kurarlar. İlk toplantıda kurucular Fakir Baykurt’u başkan seçerler. 92 üye ile kurulan TÖS hızla yaygınlaşır. 20 Eylül 1971´de kapatıldığında şube sayısı 535, üye sayısı ise 72 bin kadardı. TÖS, büyük öğretmen boykotu, yürüyüşü ve Devrimci Eğitim Şurası ile eğitim tarihinde onurla yer aldı.
Fakir Baykurt Gönen sonrası öğrencisi olduğu Gazi Eğitim Enstitüsünü “Yoksullar Üniversitesi” olarak adlandırır. 12 Mart’ta tutuklanır ve 12 Eylül sürecinde de Almanya’ya gider. Uzun yıllar orada kalır ve edebiyatçı kimliği ile üretmeye devam eder. 1999 seçimlerinde Fakir Baykurt ve Can Yücel İzmir’den ÖDP milletvekili adayı olurlar. Her ikisi de çok heyecanlı bir şekilde seçimlerde omuz omuza çalışırlar. O süreci Fakir Baykurt “Can ile neşe dolu günlerimiz olacak diye sevindim. Gerçekten bu iyi bir fırsattı. Hem işimize baktık, hem söyleştik sık sık. O birinci bölgenin başında, ben ikinci bölgenin başında. Benim varıp işe başladığımda o Datça’dan İzmir’e gelmemişti. Telefonda sesi bir acayip uğultuluydu. Seçim bürosu açılışları, ilçelerde, beldelerde konuşmalar oluyor. Kiminde onu da temsil ediyorum. Hasta diye adı çıktı ya, bulunmayışı sorun yaratmıyor. Gerçekte yenmişti hastalığı. İlk karşılaşmamızda atıldık birbirimizin kucağına. “Yahu Can, şiirin gücüne bak, yendin hastalığı!” diye bağırdım. Bir süre birbirimize sarılı kaldık. Çözülünce dilini ağzında yuvarlayarak, “Şiirin gücü değil Fakir, şeftalilerin gücü!” dedi. Kahkahaları sanki o kanser olmamış da, ben olmuşum gibi atıyor.” diye anlatır. O süreçte bir gün İstanbul’a gitmek için iki arkadaş İzmir Havaalanı’nda buluşurlar. Can Yücel; uçakta içinde peynir olan küçük ekmeği Fakir Baykurt’a verir. Can Yücel ise bu arada takma dişlerini çıkardığı için çikolatalı pastayı çaya banıp atıştırmaktadır. Baykurt; “Taktır rahat edersin!” der. Can Yücel’in yanıtı hazırdır: “Fakir boşa uğraşma taktırmam! Bir antiemperyalist olarak vücuduma yabancı madde sokmuyorum!” İşte bu kadar.” diyerek Can Yücel’ce yanıtını verir. Onların aydınlık ve demokrat Türkiye arayışı hiç bitmedi, yaşamlarını hep güzel ve güneşli günlere adadılar. Son söz Fakir Baykurt’un “…Cumhuriyet beni götürdü, açtığı Köy Enstitüsünde eğitti, öğretmen yaptı, elime kalem verdi, yurdun yazarları arasına kattı. Şimdi düşünüyorum, yokluktan geliyorum. Cumhuriyete elbette teşekkür ediyorum, ama onun için ölmüyorum. Yazarın görevi şakşakcılık değildir. O devlet on yıl sonra gericileri sevindirmek için okuduğum Köy Enstitülerini kapattı. Nasıl yapalım da bu devlet gene o devlet olsun, başka yoksul köy çocukları da kanatlansın…” değerlendirmesinde.
Ülkenin bir parti devletine doğru çoz hızla yol aldığı bir dönemde, Haziran 2015 seçimlerine giderken “Nasıl yapalım da bu devlet gene o devlet olsun, başka yoksul köy çocukları da kanatlansın…” sorusunun yanıtını aramak güncel bir görevdir. Fakir Baykurt’un anısına saygıyla… 





















