Bir ticari malın benzer diğer mallardan “özellik ve işaret olarak ayrılması, alametifarika olarak tanımlanır. Bu bakımdan amblem, tescilli marka logoların her biri birer alametifarikadır.
Kentlerin, kasabaların hatta köylerin bile tarih, doğa veya bir eserle anlatılan alametifarikaları vardır. Bu oraya özgüdür. Aydın’ın efeyi, Denizli’nin horozu, Muğla’nın bacayı, Milas’ın Gümüşkesen’i, Bodrum’un kaleyi, ya da anforayı alametifarika olarak seçmesi doğaldır.
Ya Yatağan’ın kendisine “demirköprü”yü alametifarika seçmesi için rahatlıkla doğrudur diyebilir miyiz?
Anımsatalım:
Demirköprü, bölgeyi işgal eden İtalyanlar tarafından 1919 tarafından yapılmış, uzun yıllar Milas – Aydın – Muğla karayolu ulaşımına hizmet etmiş, güzergahının değişmesiyle de devre dışı kalmış sadece mermer kamyonlarına ve o bölgedeki insanlarımızın geçişlerine hizmet ederken 2005 yılında bir kamyonun çarpması sonucu da hasara uğramış, tamamen devre dışı kalmıştır.
Şimdi soralım:
Dünyada hiç kendisine simge olarak işgalcilerin bir eserini seçen ülke, kent ya da kasaba var mıdır?
Demirköprü, bize işgalin kalıtıdır. İşgal bir halk için felaketlerin en büyüğüdür. Ülkeler ya da kentler, felaketlerinin anısına anıtlar diker; onu simge olarak seçebilirler. Ama işgal kuvvetlerinin kendi silahlı güçlerinin geçişi için yaptıkları bir yapıyı asla seçmezler.
Yine soralım:
Bir kent simge olarak seçtiği bir yapının on yıldır hasarlı kalmasına nasıl rıza gösterir?
Biliyorum; mazeretler ve görevi birbirinin üstüne atmalar birbirini kovalayacaktır. Ama bu kentin hasarını onaramadığı bir köprüyü simge olarak forsunda dalgalandırdığı gerçeğini değiştirmeyecektir.
Bizce Yatağan öncelikle bu alametifarikayı değiştirmelidir.
Yatağan artık Ahiköyden ibaret bir kent değil, bir bölge adıdır. Bencik’ten, Katrancı’ya, Bozüyük’ten Hacıveliler’e “Yatağan’ın simgesi olabilecek” çok özgün doğal, tarihsel ve kültürel değerler vardır. Bu değerler tek tek masaya konulmalı, tartışılmalı ve halkın görüşü alınarak biri alametifarika olarak seçilmelidir.
Unutmayalım ki alametifarika aynı zamanda marka değerdir. İşgal ürünü bir eserden marka değer yaratılmaz.
Peki “demirköprü” yü öyle bırakalım mı?
Elbette hayır!
Bir zamanlar o bölge bir mesire yeriydi. Çayın önüne yapılan set sayesinde arkada oluşan gölette yüzülür, kayıklarla gezilirdi. Ben de yüzmeyi orada öğrenenlerden biriyim.
Zaman içinde o gölet doldu. Çay, son zamanlarda da her türlü atığın boca edildiği sahipsiz bir dereye döndü. Böyle bir yerde demirköprünün onarımı işlevsiz bir köprünün onarımından öte bir anlam taşımayacaktır.
Oysa o bölge bir bütün olarak ele alınarak bir rekreasyon alanına dönüştürülürse köprünün onarımı çok daha anlam kazanacaktır.
Ancak her halükârda bu köprüyü İtalyanların onarmasını isteme gafletinde bulunanlardan olmayacağımızdan herkes emin olmalıdır.
Düşünsenize Yatağan adına söz söyleyebilen biri karşılaştığı İtalyan Konsolosuna:
- Konsolos Bey, siz bizim oraları işgal etmişsiniz ya. O zaman askerleriniz için bir demir köprü yapmışsınız. O köprü bize 90 yıl hizmet etti. Biz o köprüyü işlevsiz hale getirdik. Çevresini çöplüğe çevirdik. Bir zahmet gelin eserinize sahip çıkınız.
Sizce bu onurlu bir tavır mıdır?
Niyetimiz elbette onu bunu suçlamak değil. Yatağan, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın yerindenlik, katılımcılık ve yönetişim ilkelerini görmezlikten gelmiyorsa bunları söylemenin hakkımız ve görevimiz olduğunu da kabul edecektir.






















