Bir haftadır denize girememiştim. Bu sabah takımları kuşanıp suya daldım. Beş on kulaç sonra keyfim kaçıverdi. Çünkü su bulanıktı.
Bir ara, daha önce balık gördüğüm ya da avladığım yerlerde dolaştığımı ayrımsadım.
“O kumlara bakmalıyım. Orada çok güzel bir mırmır avlamıştım.”
“Kumlu su daha da bulanıkmış. Olsun, orası uğurlu.”
“Şu kayanın altında bir orfoz ya da kaya levreği olabilir. Kısmetin orada
olmalı”
“Hah tamam, kefal sürüleri şu burundan geçiyordu.”
Su bulanık…
Birden “Teos’ta olsaydım şimdi!” diye geçiriyorum içimden.
Poyraz estiğinde buz kuyusuna, lodos estiğinde de çamur gölüne dönüşen o
yerde doya doya yüzemediğimi bile unutuveriyorum. Yaz boyu şansıma yakaladığım bir iki lapina, tüm anıların önüne çoktan geçmiş.
Daha önce balık yakaladığımız yerde, bizi başka balıkların beklediğinden nasıl emin olabiliriz ki? Bu gerçekçi bir davranış olabilir mi?
Denizde bir oraya bir buraya dolaşırken geçmişin iyi izlerini izlerken, kötüleri anımsamama tutumumuzun nedenlerini irdelemeye çalışıyorum.
İnsanoğlu, farkında olsun ya da olmasın, olumsuzlukları hemen eliyor;
geleceğini geçmişin iyi, yararlı, doğru ve güzel izlerinden yararlanarak kurmaya çalışıyor. Yaşama bu olumlu değerler sayesinde bağlanıyor.
Aklıma Mehmet Akif’in,
“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?" dizeleri takılıyor.
Aslında evrende hiçbir şeyin kendisini tekrarlamadığını biliyorum. Çünkü tekrar
gibi algıladığımız her şey aslında yeni zamanın ve koşulların ürünü. Eskisinin benzeri olsa da tekrarı değil. Öyleyse geçmişi yok mu sayacağız?
Geçmişi yok sayarak geleceği kurmak olanaksız. İstesek de istemesek geçmiş yönlendiriyor bizi. Olumsuzlukları unutarak, olumlulukları yeniden yaşamaya çalışarak asılıyoruz geleceğe. Sanırım umut dediğimiz şeyin özü burada saklı. Umut, iyimserliğin çocuğu. Kötümserlik ya da karamsarlıktan umut doğmuyor. Karamsarlık ve kötümserlik gibi duygular endişe, kuşku ve korkunun kaynağı.
Kimileri, tedbirli olmak adına kuşkularını geliştirir, endişenin limanlarına
sığınıp korkuya teslim olur. Bence onlar, hemen “özgüven” duygularını sorgulamalıdır. Tedbir, özgüvenimizin payandası olursa değerli, değilse gelecek için ayak bağı.
İnsan şu koşuşturmaca içinde zaman zaman durup soluklanmalı. Geleceğini biçimlendirirken geçmişin hangi değerlerine yaslandığını gözden geçirmeli. Kendisine gerektiğinde hesap sormalı, gerektiğinde ruhunu okşamalı.
Balık bahane. Deniz benim sığınağım. Bu, saatlerce yüzmeler, kendimle baş başa kalmak, yaşadıklarımı değerlendirmek ve her seferinde umuda yelkenler fora diyebilmek için arınma etkinliği.
“Sufi, vakit çocuğudur. Geçmişe üzülmez, geleceğe kaygılanmaz. Sadece içinde olduğu anı yaşar” der Mevlana. Yaşanmamış anlardan, mutlu gelecek kurmak olanaksız. An’ı yaşayabilmek için de kişi kendini bilmek zorunda. Gönül testisindeki zemzemin farkında olmayan kendi susuzluğunu gideremez ki başkasına su versin.
İnsan kendi değerini, ancak kendi biçebilir. Başkalarının bizim için biçtiği değer,
kendi değerlerinin ürünüdür. Kimilerinin ölçü aracı bir minik terazidir; çok ağır gelirsiniz, Kimilerinin kantarı vardır; sizi tartarken topuzu kıpırdamaz. Hal böyleyken başkalarının bize biçtiği değeri yok sayabilir miyiz ? Elbette, sayamayız. Ancak bizim için yapılan değerlendirmelerin ne denli doğru olduğunu değerlendirecek olan yine kendimiziz. Sözün özü, biz kendimizi bilmek zorundayız. İşte burada olabildiğince nesnel olmak gerekli. Unutmayalım insanın kendisi için nesnel olması başkaları için nesnel olmasından daha kolaydır. Başkalarına karşı daima bir maskemiz vardır; ancak kendimiz karşısında çırılçıplağızdır.
Bunları düşündüm bulanık suda yüzerken. Tek balık bile vuramadım; ama hiç
üzülmedim. 





















