Muğlamızın yetiştirdiği bilim ve kültür adamlarının en önemlilerinden biri olan, nam-ı diğer “Muğla Doktoru” sayın Prof. Dr. Şadan GÖKOVALI, hasta halinde bile boş durmuyor: Okuyor, yazıyor, araştırıyor, hep üretiyor!..
Sınırlı bilgilerim, sınırlı arşivimle, belki de haddim olmayarak; 25 Ocak 2014 tarihinde “Şiirlerle Yunus Emre” başlıklı bir yazı yazmıştım. Koca Yunus’un birkaç şiirini yazıp, günümüz yaşamıyla özdeşleşen birkaç da yorum yapmıştım…
Şadan Hocam yazımı beğenmiş. Bu yazının biraz daha zenginleşip, genişlemesi için, hiç üşenmeden kendisi de bazı örnek Yunus şiirlerini göndermiş, bilgi notu olarak da demiş ki; “Sakin sakin koşup, coşkun coşkun yazan dostum; Devrim’deki yazılarını ilgilenerek ve bilgilenerek okuyorum. Çağa adını veren ‘iletişimi’ iyi kullandığın kuşkusuz!.. Ahmet Yesevî; Yunus Emre dahil, tüm erken evliya ve ozanlarımızın pîrîdir!.. Zaten bildiğimiz tüm ermişleri, Anadolu’ya hep o göndermiştir” diyordu… Ayrıca, büyük edebiyatçılar Fuat Köprülü ile Nezihe Araz’ın kitaplarını kaynak olarak araştırmamı istemiş, sağolsun!..
Hani büyük şairimiz Orhan Veli Kanık’ın, 01 Ağustos 1946 yılında ilk Varlık Dergisi’nde yayımlanan kısacık, ama anlamı çok büyük bir şiiri vardır ya: “Neler yapmadık şu vatan için/ Kimimiz öldük/ Kimimiz nutuk söyledik!..” demişti ya?
Değerli Prof. Dr. Şadan Hocam da, neler yapmadı ki Muğla ve bizler için? Muğla’nın bilinmeyen tarihini, İlimizin turizm olanaklarını, çocuklara söylenceleri, Muğla’daki tüm efsaneleri bize öğreten tek insandır kendisi… Ona yanıt vermemek olur mu?
Belki şimdiye kadar pek kıymetini bilemedik? Belki tarihimize karşı onun enerjisi kadar bu önemli işe gereken enerjimizi sarf edemedik? Belki kendi tarihimize bazıları gibi “masal” gözüyle, “eski çanak-çömlek merakı” olarak baktık, böyle üretken insanlarımızı ihmal ettik!.. Ama son yıllarda bu hatadan dönüldüğü görülüyor. İş başında olan yöneticilerimiz, bu insanlarımızın emeklerine duydukları saygıdan ötürü, daha hayatta iken, bazı sokaklara, caddelere, kütüphanelere ve tiyatrolara onların isimlerini veriyor, daha hayattayken onları ölümsüzleştiriyorlar, ne kadar hoş…
Değerli Hocam; mektubuna çok sevindim. Yanıtını hemen yazmak için bütün işimi gücümü bırakıp, çalışma odama geçtim. Günümüzün ‘nöbetçi onbaşısı’ kılıklı cep telefonum ötmesin diye de, onu mutfakta bıraktım ve masama oturdum. Sol tarafımda, günler önce not aldığım Orhan Veli’nin “Dağ Başı” adlı şiiri gözüme ilişti: “Dağ başındasın/ Derdin, günün hasretlik!/ Akşam olmuş/ Güneş batmış/ İçmeyip de, ne halt edeceksin!?” diyordu…
Biraz tebessüm ederek yazıma başladım. E ben de bu yazma konusunda aynı haldeyim işte!.. Uzaktaki dostlarıma hasretim, her daim bana gönderdikleri el emeği dokümanlar nedeniyle, kendimi onlara karşı hep borçlu hissediyorum… Ve şimdi odamda yalnızım, onlara bu yazıyı yazmayıp da, ya ne halt edecektim ki!?



























