Şadiye de geldi. Ta Milas -İkiztaş’tan. Kent konseyimizin “ Köylerimizin Geleceği “ konulu panelini can kulağıyla dinledi.
Şadiye, başı çiçek sokulu. Şadiye genç; ama yorgun.
Bin derdi, üç cümleye sığıştırıveriyor Şadiye:
“Güzelim köyümüz madenciler yüzünden toz duman içinde. Kocam gırtlak kanseri. iki çocuğum var, biri üniversitede. Ben hem hasta eşime bakıyor, hem çocuklarımı okutuyorum.”
Şadiye ekliyor:
“Ama kimse sormuyor nasıl, neyle?”
Şadiye Bodrum pazarında zeytin, zeytinyağı satar.
İkiztaş’ın zeytin ağaçları dağda bayırda. Bazen bir zeytin tanesinin peşinde metrelerce yokuş iner Şadiye, bazen dereden geçmek için sırtında zeytin çuvalı kilometrelerce yol gider.
Kayada biten zeytin ağaçlarını görüp de hayran olan kentsoylular, nedense pazarda o tanelerde, o yağ şişelerinde Şadiye’nin alın terini görmezler.
Şadiye, mevsimine göre dağlardan kazdığı otları, avuç içi bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri de satar pazarda: Doğal, taze, sağlıklı, temiz…
Şadiye soruyor:
"Dere kıyısında avuç içi toprakları alıp da ne yapacak devlet?”
Şadiye yaklaşıyor. Belli ki korkuyor bir şeylerden. Fısıltısı acı:
“Bizim köyün suyunu …. maden şirketi yok etti. Bahçelerimizi sulayamıyoruz. ”
Aklım son günlerde birilerinin diline doladığı “Vandallar” sözcüğünde.
Dağı taşı delik deşik edenler, kuşun kurdun yuvasını bozanlar; millet malını serdengeçtileri için ganimet bilenler; Şadiyeleri açlığa mahkum eden ey Müslüman Kardeşler size ne demeliyiz?
Vandal…
Yağmacı...
Dokunsam hıçkıra hıçkıra ağlar mı Şadiye?
Sanmam…
Çünkü gözyaşları çoktan tükenmiş.
Sanmam…
Çünkü o Karya kadını. Kimselere el açmadan, hayat güreşini kazanmaya kararlı.
Şadiye yanıma sokuluyor:
”Biliyor musunuz, ben namazımı orucumu hiç kaçırmam. Hep dua ederim. Allah’ım, bize ışık tut, yol göster, derim.” diyor.
Şadiye elimi kavrıyor, öpüp çiçek sokulu başına koyuyor.
Başını kaldırırken gözlerindeki, umut kırıntılarını, inanma arzusunu görüyorum.
“Söz Şadiye, söz… Bu can bu tende durdukça aklım da kalbim de sizin.”
Bunu herkes böyle bilsin istiyorum. 





















