İtalyanca bir sözcük olan Gazete; “1-Politika, ekonomi, kültür ve daha başka konularda haber ve bilgi vermek için, yorumlu veya yorumsuz, her gün veya belirli zamanlarda çıkarılan yayın. 2-Bu yayının yönetildiği, hazırlandığı, basıldığı yer” demektir…
Gazeteci: “1-Gazete yayımlayan kimse. 2-Gazeteye yazı yazmayı, haber toplayıp vermeyi veya gazetenin yazı işlerinde çalışmayı meslek edinen kişi. 3- Gazete satan kimse” demektir…
Şu sözcük tariflerini görüyorsunuz değil mi? Örneğin; başka bir meslek sahibinin adı size söylendiğinde; “Mahmut öğretmendir… Ali şofördür… Veli ayakkabıcıdır” dendiğinde, siz Mahmut’un eğitimci olduğunu, Ali’nin bir araç kullandığını, Veli’nin de ayakkabı yaptığını veya sattığını hemen anlarsınız… Siz, bizleri tanımayan birine; “Ferit, Fatma, Mehmet, Alper ve Sakin gazetecidir” dediğinizde, o kişi; Ferit’in gazete sahibi olduğunu, Fatma’nın Genel Yayın Koordinatörü, Mehmet’in Editör, Alper’in Muhabir, Sakin’in de ihtiyar ve asabî bir köşe yazarı olduğunu bilemez! O şahıs herkesi muhabir, yazar veya gazete sahibi zannedebilir? Ama geniş kapsamlı anlamı olan “Gazeteci” tarifine göre, aslında hepsine gazeteci denilir de, yaptıkları işler çok farklıdır. Yani bizim mesleği icra edenlerin tam ve net bir tarifi bile yoktur.
Neyse, bunlar uzun ve derin mevzulardır, lâfı tadında bırakalım…
Efendim, Gazeteciliğin en çilekeş mensupları “Muhabir” olan arkadaşlarımızdır… Onların belirli mesai saatleri olmaz. İşe gidiş talimatlarını bunlara verenler, gazete sahibi veya bürodaki âmirleri değil, çevrede gelişen olaylardır: Kaza, yangın, toplantı, cinayet, açılış, bir ünlü sanatçı veya büyükbaş insanımızın o yöreyi ziyareti, sel, deprem, hortum, göçük gibi doğal musibetler, gazete muhabirlerini günün her 24 saati içinde teyakkuz durumunda tutar. Olumlu veya olumsuz, sevinçli veya hüzünlü her haberi gazete sütunlarına taşımak zorundadırlar, zati esas işleri de budur…
Tabii, bu haberleri sayfalara taşırken kimilerini mutlu ederler, kimilerini de “fincancı katırları” gibi korkuttukları-ürküttükleri zamanlar olur… Bizim insanlarımızı hep göklere çıkarır durursanız iyisinizdir, ama bir hata veya yanlış yaptıklarında yüzlerine vurunca da, sanki nasırlarına basmışsınız gibi zıplarlar, bağırırlar, küserler… Gazeteci kısmının dostu yoktur, kimselere yaranamazlar! Muhabire-yazara söz geçiremezse, hemen gazete imtiyaz sahibini arayıp, kısa yoldan sorunu halletmeye çalışırlar… Ama her patron Yılmaz Özdil’inki gibi “hay hay, tamam efendim”ci değil ki…
Bazen birileri çıkar, sizi telefonla arar; “Falan kurumda filanca adlı biri var, sürekli hırsızlık yapıyor… Şefin biri temizlikçi kadına sulanıyor, bunu köşende yazsana?” der. Kendisinden belge vermesini ve şahitlik etmesini istersiniz hemen size; “Aman ha, biz aynı yerde çalışıyoruz ayıp kaçar, sakın benim adımı bu işe karıştırmayın” der…
İyi de birader; -aslında böyle bir şey varsa tabii- ben bu olanı biteni kendi gözlerimle görmedim, sen haber ediyorsun. Belge vermeyi ve şahitliğini sen bile sakınıyorsan, bu işten bize ne yahu!? Kamu yararının olduğu her şeyi tabii ki okuyucularımıza ileteceğiz, bilgilendireceğiz! Ama en başta bu işten sen tırsıyor ve kaçıyorsan, bu konuda bizden de bir görev bekleyemezsin kardeşim!..
Dün Pazar’dı, tam da Hürriyet’ten kovulan Yılmaz Özdil haberini dinlerken, cep’ten biri aradı; “Merhaba Sabahattin hocam, bugün Yeni Gündem Gazetesi’ndeki yazını okudum, sahte altın dolandırıcılarını yerden yere vurmuşsun, tebrik ederim!.. Yahu hocam, Belediye benim evin yoluna hâlâ parke taşı döşemedi, Allah rızası için şunu da bir yazıversene” dedi… Adamın esas meramını anlamıştım da, ‘devenin eğri boynu’ misali, ben bu konuşmanın neresini düzelteyim ki: Pazar günleri gazetemiz çıkmaz, Yeni Gündem kapanalı iki sene oldu, benim adım Sabahattin değil, bu dediği konuda yazılmış bir tek yazım da yoktu…
14 Ağustos günü “Demeç Gazeteleri” olarak Yatağan ve Kavaklıdere halkına tam 8 ödül kazandırdık… Kaç okuyucumuz ödül alan gazetecilerini aradı da tebrik etti bakayım!?
“Balık kavağa çıkınca, AB’ye girince bunlar da düzelecek inşallah” diyerek işimize devam ediyoruz ya; maksat muhabbet olsun, özellikle muhabir arkadaşlarımıza Allah kolaylıklar versin… Sakin KOŞAR…
Gazeteci: “1-Gazete yayımlayan kimse. 2-Gazeteye yazı yazmayı, haber toplayıp vermeyi veya gazetenin yazı işlerinde çalışmayı meslek edinen kişi. 3- Gazete satan kimse” demektir…
Şu sözcük tariflerini görüyorsunuz değil mi? Örneğin; başka bir meslek sahibinin adı size söylendiğinde; “Mahmut öğretmendir… Ali şofördür… Veli ayakkabıcıdır” dendiğinde, siz Mahmut’un eğitimci olduğunu, Ali’nin bir araç kullandığını, Veli’nin de ayakkabı yaptığını veya sattığını hemen anlarsınız… Siz, bizleri tanımayan birine; “Ferit, Fatma, Mehmet, Alper ve Sakin gazetecidir” dediğinizde, o kişi; Ferit’in gazete sahibi olduğunu, Fatma’nın Genel Yayın Koordinatörü, Mehmet’in Editör, Alper’in Muhabir, Sakin’in de ihtiyar ve asabî bir köşe yazarı olduğunu bilemez! O şahıs herkesi muhabir, yazar veya gazete sahibi zannedebilir? Ama geniş kapsamlı anlamı olan “Gazeteci” tarifine göre, aslında hepsine gazeteci denilir de, yaptıkları işler çok farklıdır. Yani bizim mesleği icra edenlerin tam ve net bir tarifi bile yoktur.
Neyse, bunlar uzun ve derin mevzulardır, lâfı tadında bırakalım…
Efendim, Gazeteciliğin en çilekeş mensupları “Muhabir” olan arkadaşlarımızdır… Onların belirli mesai saatleri olmaz. İşe gidiş talimatlarını bunlara verenler, gazete sahibi veya bürodaki âmirleri değil, çevrede gelişen olaylardır: Kaza, yangın, toplantı, cinayet, açılış, bir ünlü sanatçı veya büyükbaş insanımızın o yöreyi ziyareti, sel, deprem, hortum, göçük gibi doğal musibetler, gazete muhabirlerini günün her 24 saati içinde teyakkuz durumunda tutar. Olumlu veya olumsuz, sevinçli veya hüzünlü her haberi gazete sütunlarına taşımak zorundadırlar, zati esas işleri de budur…
Tabii, bu haberleri sayfalara taşırken kimilerini mutlu ederler, kimilerini de “fincancı katırları” gibi korkuttukları-ürküttükleri zamanlar olur… Bizim insanlarımızı hep göklere çıkarır durursanız iyisinizdir, ama bir hata veya yanlış yaptıklarında yüzlerine vurunca da, sanki nasırlarına basmışsınız gibi zıplarlar, bağırırlar, küserler… Gazeteci kısmının dostu yoktur, kimselere yaranamazlar! Muhabire-yazara söz geçiremezse, hemen gazete imtiyaz sahibini arayıp, kısa yoldan sorunu halletmeye çalışırlar… Ama her patron Yılmaz Özdil’inki gibi “hay hay, tamam efendim”ci değil ki…
Bazen birileri çıkar, sizi telefonla arar; “Falan kurumda filanca adlı biri var, sürekli hırsızlık yapıyor… Şefin biri temizlikçi kadına sulanıyor, bunu köşende yazsana?” der. Kendisinden belge vermesini ve şahitlik etmesini istersiniz hemen size; “Aman ha, biz aynı yerde çalışıyoruz ayıp kaçar, sakın benim adımı bu işe karıştırmayın” der…
İyi de birader; -aslında böyle bir şey varsa tabii- ben bu olanı biteni kendi gözlerimle görmedim, sen haber ediyorsun. Belge vermeyi ve şahitliğini sen bile sakınıyorsan, bu işten bize ne yahu!? Kamu yararının olduğu her şeyi tabii ki okuyucularımıza ileteceğiz, bilgilendireceğiz! Ama en başta bu işten sen tırsıyor ve kaçıyorsan, bu konuda bizden de bir görev bekleyemezsin kardeşim!..
Dün Pazar’dı, tam da Hürriyet’ten kovulan Yılmaz Özdil haberini dinlerken, cep’ten biri aradı; “Merhaba Sabahattin hocam, bugün Yeni Gündem Gazetesi’ndeki yazını okudum, sahte altın dolandırıcılarını yerden yere vurmuşsun, tebrik ederim!.. Yahu hocam, Belediye benim evin yoluna hâlâ parke taşı döşemedi, Allah rızası için şunu da bir yazıversene” dedi… Adamın esas meramını anlamıştım da, ‘devenin eğri boynu’ misali, ben bu konuşmanın neresini düzelteyim ki: Pazar günleri gazetemiz çıkmaz, Yeni Gündem kapanalı iki sene oldu, benim adım Sabahattin değil, bu dediği konuda yazılmış bir tek yazım da yoktu…
14 Ağustos günü “Demeç Gazeteleri” olarak Yatağan ve Kavaklıdere halkına tam 8 ödül kazandırdık… Kaç okuyucumuz ödül alan gazetecilerini aradı da tebrik etti bakayım!?
“Balık kavağa çıkınca, AB’ye girince bunlar da düzelecek inşallah” diyerek işimize devam ediyoruz ya; maksat muhabbet olsun, özellikle muhabir arkadaşlarımıza Allah kolaylıklar versin… Sakin KOŞAR…



























