Çocukluğumda bu ay, geceleri tarlalarda tütün kırarak, gündüzleri damlarında tütün dizerek geçerdi.
Zor günlerdi; ama hayata tutunmak için ana baba, çoluk çocuk bir şey üretmenin ne değerli olduğunu bilirdik.
Biliyoruz ki, yurdumuzda köyler de köylülük de son demlerini yaşıyor. Bu ülkenin bankalarını, fabrikalarını, tersanelerini, iletişim sistemlerini ele geçiren uluslar arası sermeye ve işbirlikçileri, topraklarımızı da ele geçirmek için düzen üstüne düzen kurmakla meşgul.
Bodrum Kent Konseyi olarak, bu pazartesi günü bir çoban ateşi yaktık. Türkiye'de ilk kez Kent Konseyi bünyesinde Köyler Meclisi'ni kurduk. İlk etkinlik için de Muğla Milletvekillerimizi çağırdık.
Sayın Tolga Çandar ve Mehmet Erdoğan sağ olsunlar geldiler.
Onlara Meclis, köylüyü yok eden, köylerin arazilerini uluslar arası sermayeye hazırlayan yasaları bir bir çıkarırken ne düşünüyor, hele anlatın bakalım, dedik.
Biz dertliydik, meğer onlar, bizden daha çok dertliymiş.
Keşke bir iktidar milletvekili de davetimizi kabul etseydi. Belki o, bize iktidarın kötü bir niyetinin olmadığını anlatır; biz de geleceğe umutla bakardık.
***
Temmuz, Sümer mitolojisinde bereketin ve çoğalmanın sembolü İnanna'nın çoban kocasının adıdır.
Sümer ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerine kurulmuştu. Ürünler ne kadar bol olursa halkın zenginliği ve rahatı o kadar çok olacaktı.
Rivayete göre İnanna ile çiftçi, çoban, balıkçı ve kuş avcısı evlenmek ister. Çiftçi gelirken henüz biçilmiş arpa; çoban, taze süt ve kaymak; avcı, çeşitli kuşlar, balıkçı da sazan balığı getirir. Tanrıça, bunların içinden Çoban Tanrısı Dumuzi'yi, yani Temmuz'u seçer.
Bizim, “dam” sözcüğümüzün de “damızlık” sözcüğünün kökeni de “temmuz”dur.
Damızlık, varlığın sürüp gitmesi için elde tutmak zorunda olduğumuz en iyidir. Damızlık yoğurt, damızlık koç… Küle sakladığımız kor da damızlıktır bizim için.
Anadolu'da bir de “Damızlık kesmek” deyimi vardır ki damızlığın yitirilmesi anlamına gelir. Damızlık kesilirse işe yeniden başlamak gerekir. Ya komşudan köz istenecek ya da koyunlar komşu çobanın koçuna emanet edilecektir.
“Evde acı var!
Evde inilti var!
Yayık sessiz, sütü yok.
Çanak kırıldı Dumuzi yok.
Rüzgâr süpürdü ağılı yok.”
Bu dizeler, Temmuz'unu yitiren Tanrıça İnanna'ın ağıtıdır.
Aslında her gün, her ay, her mevsim bize bir bilge gibi dersler sunuyor, temmuz da öyle. Alabilene, anlayabilene…
**
Oktay Akbal'ın ölçülü, bilgiye yaslanan ve hayata olumlu bakan yazılarını her zaman kendime yakın bulmuşumdur. Bu yüzden kimi kez yolda, kimi kez bir kitabı okurken aklıma onun bir kitabı, birkaç cümlesi gelir, mutlanırım…
Dün, Köyler Meclisi'nin panelini izledikten sonra her zaman olduğu gibi yorgunluğumu atmak için kendimi bahçeye attım, birden yanı başımda minik bir serçe dolaşmaya başladı.
Serçeler çok ürkek kuşlardır. Oysa o, neredeyse avucumu konacak. İşi gücü bıraktım, onu izledim. Aklımda Oktay Akbal'ın “Temmuz Serçesi”. Anımsıyorum, o serçe de böyle evcimen ve sokulgandı.
Neredeyse ahbap olacaktık ki, serçem birden havalandı, mandalina ağacına kondu ve sık yapraklar arasında kayboldu. Şaşırmıştım. Ama biri duvar üstünde, diğeri asma dalları arasında pusuya yatmış kedileri görünce her şeyi anladım.
Ne yazık ki o an, Oktay Akbal gibi Cahit Külebi'nin;
“Sonbahar da geliyor/ Yuvanı nereye yapacaksın.” dizelerini bile söyleyemedim.
Bunca düşmanın cirit attığı bu yerde, böylesine sıcak, içten ve sevecen serçelerin ömrü nice olabilir diye düşündüm.
Yarın 24 Temmuz.
Bundan 90 yıl önce, Lozan'da, Sevr'i bir paçavra gibi yırtıp atan bu ulusu, bugün yönetenler Lozan'ı tanımayanlarla kol kola. Bakalım yarın Mısır ve Mursi sözcükleri kadar Lozan ve Mustafa Kemal sözcükleri çıkacak mı ağızlarından.
Bir temmuz daha gelip geçerken ömrümüzden, temmuz serçelerinin tedirginliğinde, İnanna'nın ağıtını söylüyorum ben.
Yazık, çok yazık.






















