Bodrum, dün akşam 1 Ağustos’a dek sürecek bale günlerine kavuştu.
Kale’yi dolduran 1500 seyirci sevincini, dünyaca ünlü üç eseri dakikalarca alkışlayarak gösterdi.
Biz de başta Devlet Opera ve Balesi çalışanları olmak üzere emeği geçen herkesi alkışlıyoruz.
Her ne kadar Bolero’yu çok sevsem de yazımda açılışın birinci ve üçüncü eserleri “Ateş Kuşu” ve “İlkbahar Ayini”nden söz etmek istiyorum.
“Ateş Kuşu”, İgor Stravinsky’nin ilk bale eseri. İlk kez 1910 yılında ; “İlkbahar Ayini” de 1913’te yine Paris’te ilk kez sahnelenmiş.
Stravinsky, iki eserde de efsanelerden ve geleneksel halk kültürlerinden esinlenmiş. Ancak bale tekniği açısından iki eser arasında çok fark var. Ateş Kuşu, klasik bale’nin özellikleri taşırken “İlkbahar Ayini”nde esrime halini andıran karmaşa ve savrulmalar görülür. Kuşkusuz bu Stravinsky’nin müziğinin bir yansımasıdır.
Ateş Kuşu da diğer efsaneler gibi aşk ve iyi-kötü temelli bir Rus efsanesi.
Büyücü Kaschei, 13 güzel prensesi kaçırır ve büyülü bahçesine hapseder.
Prensesleri kurtarmak isteyen birçok yiğit, Kaschei tarafından yakalanır ve taşa çevrilir. Kaschei'yi yenmek için bahçeye gizlenmiş olan, yumurta şeklindeki ruhunu yok etmek gerekmektedir.
Günlerden bir gün, genç prens İvan, ormanda gezinirken, Ateş Kuşu’na rastlar. Onu bir ağacın etrafında dans ederken elleriyle yakalar. Ateş Kuşu prense kendisini bırakması için yalvarır. Kurtulmalık olarak sihirli bir teleğini kopararak prense verir. O teleği her salladığında yardımına koşacağını söylemesi üzerine prens, ateş kuşunu serbest bırakır.
İvan, tutsak prenseslerden birine aşık olur. Kaschie’nin adamları İvan’ı yakalar. İvan, teleği sallayınca Ateş Kuşu gelir. Onu gören Kashei’nin adamları büyülenirler ve cehennem dansına başlarlar. Yumurtayı ele geçiren İvan sevdiğine kavuşur.
Ulusların yazgıları gibi masalları, efsaneleri de benzeşir. Hatta zaman içinde hangi efsanenin hangi ulusa ait olduğu karışır. Ateş Kuşu’nun bize Anka, Simurg, Phohenix efsanelerini anımsatması da bundandır.
İlkbahar Ayini’ni seyrederken aklıma sık sık 26-27 Eylül’de Karaova’da gerçekleştirmeyi planladığımız bağbozumu şenlikleri geldi.
Sanki çağlar öncesi Anadolu’da Dionysos törenlerinden birindeydim; karşımda Nemfler ve Bakhalar vardı. Sanki meydanda esrik zeybekler dans ediyordu.
Olanaksızlığını bile bile içimden şenliklerin açılışı ya da kapanışı “ İşte bu! Böyle olmalı!” diye geçirdim.
***
Anadolu coğrafyasında ayların adlarıyla üretim arasında doğrudan bir bağlantı vardır.
“Temmuz” da Sümer mitolojisinde bereketin ve çoğalmanın sembolü İnanna’nın çoban kocasının adıdır.
Rivayete göre İnanna ile çiftçi, çoban, balıkçı ve kuş avcısı evlenmek ister. Çiftçi gelirken henüz biçilmiş arpa; çoban, taze süt ve kaymak; avcı, çeşitli kuşlar, balıkçı da sazan balığı getirir. Tanrıça, bunların içinden Çoban Tanrısı Dumuzi'yi, yani Temmuz’u seçer.
Bilmem kaçımız “dam” ve “damızlık” sözcüğünün kökeninin de “temmuz” olduğunu bilir.
Damızlık, varlığın sürüp gitmesi için elde tutmak zorunda olduğumuz en iyidir. Damızlık yoğurt, damızlık koç… Küle sakladığımız kor da damızlıktır bizim için.
Anadolu’da bir de “Damızlık kesmek” deyimi vardır ki damızlığın yitirilmesi anlamına gelir. Damızlık kesilirse işe yeniden başlamak gerekir. Ya komşudan köz istenecek ya da koyunlar komşu çobanın koçuna emanet edilecektir.
“Evde acı var!
Evde inilti var!
Yayık sessiz, sütü yok.
Çanak kırıldı Dumuzi yok.
Rüzgâr süpürdü ağılı yok.”
Bu dizeler, Temmuz’unu yitiren Tanrıça İnanna’nın ağıtıdır.
Ama ilkbaharda toprak yeniden uyanacak, ağaçlar gibi yeniden çiçeklenecek, börtü böcek yeniden doğuracak hasatla birlikte Tammuz, bir sonraki bahar için kendi kışına çekilecektir.
Aslında Temmuz da her gün, her ay, her mevsim gibi bize bilge gibi dersler sunuyor.
Keşke durup düşünebilsek…
Keşke sanatın, ufkumuzu aydınlatan ışığından daha çok yararlanabilsek…
Biri İnanna ve Tammuz’un hikayesini de oyunlaştırmalı.
***
Gün ilk ışıklarını Bodrum’un mavi gökyüzü ve sularıyla buluştururken Tepecik parkında çimler üzerinde gencecik iki kadın ve bir minik kız çocuğu dikkatimi çekiyor.
Kadınlar, akşam izlediğim balerinleri kıskandıracak kadar ince, narin. Siyah örtüleri Simurg’un kanatları mıdır diye düşünüyorum. Biri suya bandığı ekmeği muhtemelen günlerdir bedeni su yüzü görmemiş lepiska saçlı kız çocuğunun ağzına tutuyor.
İçimde kasırgalar esiyor. Sövdüklerim o kadar çok ki!..
Geliyorlar, gidiyorlar…
Nerede, ne kadar kalacaklarını kendileri de bilmiyor.
Yarınsız ve yurtsuzlar…
Belki Iraklılar, belki Suriyeli …
Belki Ezidiler, belki Süryani; belki Müslüman…
Kürt, Türkmen, Asuri…
Onlar İnanna’nın ve Tammuz’un çocukları. Bilmem tanrılarının kendilerini koruyamadıklarının farkında mıdırlar?
Din, insanları mutlu ediyorsa, gelecek güvencesi sunuyorsa anlamlı.
İnsanları acılara boğan hiçbir inanç sisteminin kalbimde zerre kadar yeri yok.
***
Bu ülkenin yetiştirdiği en değerli sanat insanlarından biri Mehmet Balkan.
Geçen yıl bize Kerbela gibi muhteşem bir eseri izletmişti.
Bu yıl da yüz yıl önce yaratılmış “İlkbahar Ayini”ne bu toprakların ruhunu yerleştirerek harika bir eser sundu bizlere.
Umarım bir başka temmuzda, bize dün geceyi dolu dolu yaşatan Mehmet Balkan, Armağan Davran, Volkan Ersoy ya da Uğur Seyrek “Tammuz” un hikayesinden yola çıkarak aşkı ve bereketi ve elbette acının kaynaklarını anlatır.
Bodrum Türkiye’nin yüz akı bir kültür sanat kenti. Biz Bodrumlular, her yıl daha çok ve daha güzel sanat eseriyle buluşmanın hazzını yaşamaktan mutluyuz.
Bize bu hazzı yaşatanlara teşekkür etmek, marifeti taltif etmekten öte bir şey değildir.
Kale’yi dolduran 1500 seyirci sevincini, dünyaca ünlü üç eseri dakikalarca alkışlayarak gösterdi.
Biz de başta Devlet Opera ve Balesi çalışanları olmak üzere emeği geçen herkesi alkışlıyoruz.
Her ne kadar Bolero’yu çok sevsem de yazımda açılışın birinci ve üçüncü eserleri “Ateş Kuşu” ve “İlkbahar Ayini”nden söz etmek istiyorum.
“Ateş Kuşu”, İgor Stravinsky’nin ilk bale eseri. İlk kez 1910 yılında ; “İlkbahar Ayini” de 1913’te yine Paris’te ilk kez sahnelenmiş.
Stravinsky, iki eserde de efsanelerden ve geleneksel halk kültürlerinden esinlenmiş. Ancak bale tekniği açısından iki eser arasında çok fark var. Ateş Kuşu, klasik bale’nin özellikleri taşırken “İlkbahar Ayini”nde esrime halini andıran karmaşa ve savrulmalar görülür. Kuşkusuz bu Stravinsky’nin müziğinin bir yansımasıdır.
Ateş Kuşu da diğer efsaneler gibi aşk ve iyi-kötü temelli bir Rus efsanesi.
Büyücü Kaschei, 13 güzel prensesi kaçırır ve büyülü bahçesine hapseder.
Prensesleri kurtarmak isteyen birçok yiğit, Kaschei tarafından yakalanır ve taşa çevrilir. Kaschei'yi yenmek için bahçeye gizlenmiş olan, yumurta şeklindeki ruhunu yok etmek gerekmektedir.
Günlerden bir gün, genç prens İvan, ormanda gezinirken, Ateş Kuşu’na rastlar. Onu bir ağacın etrafında dans ederken elleriyle yakalar. Ateş Kuşu prense kendisini bırakması için yalvarır. Kurtulmalık olarak sihirli bir teleğini kopararak prense verir. O teleği her salladığında yardımına koşacağını söylemesi üzerine prens, ateş kuşunu serbest bırakır.
İvan, tutsak prenseslerden birine aşık olur. Kaschie’nin adamları İvan’ı yakalar. İvan, teleği sallayınca Ateş Kuşu gelir. Onu gören Kashei’nin adamları büyülenirler ve cehennem dansına başlarlar. Yumurtayı ele geçiren İvan sevdiğine kavuşur.
Ulusların yazgıları gibi masalları, efsaneleri de benzeşir. Hatta zaman içinde hangi efsanenin hangi ulusa ait olduğu karışır. Ateş Kuşu’nun bize Anka, Simurg, Phohenix efsanelerini anımsatması da bundandır.
İlkbahar Ayini’ni seyrederken aklıma sık sık 26-27 Eylül’de Karaova’da gerçekleştirmeyi planladığımız bağbozumu şenlikleri geldi.
Sanki çağlar öncesi Anadolu’da Dionysos törenlerinden birindeydim; karşımda Nemfler ve Bakhalar vardı. Sanki meydanda esrik zeybekler dans ediyordu.
Olanaksızlığını bile bile içimden şenliklerin açılışı ya da kapanışı “ İşte bu! Böyle olmalı!” diye geçirdim.
***
Anadolu coğrafyasında ayların adlarıyla üretim arasında doğrudan bir bağlantı vardır.
“Temmuz” da Sümer mitolojisinde bereketin ve çoğalmanın sembolü İnanna’nın çoban kocasının adıdır.
Rivayete göre İnanna ile çiftçi, çoban, balıkçı ve kuş avcısı evlenmek ister. Çiftçi gelirken henüz biçilmiş arpa; çoban, taze süt ve kaymak; avcı, çeşitli kuşlar, balıkçı da sazan balığı getirir. Tanrıça, bunların içinden Çoban Tanrısı Dumuzi'yi, yani Temmuz’u seçer.
Bilmem kaçımız “dam” ve “damızlık” sözcüğünün kökeninin de “temmuz” olduğunu bilir.
Damızlık, varlığın sürüp gitmesi için elde tutmak zorunda olduğumuz en iyidir. Damızlık yoğurt, damızlık koç… Küle sakladığımız kor da damızlıktır bizim için.
Anadolu’da bir de “Damızlık kesmek” deyimi vardır ki damızlığın yitirilmesi anlamına gelir. Damızlık kesilirse işe yeniden başlamak gerekir. Ya komşudan köz istenecek ya da koyunlar komşu çobanın koçuna emanet edilecektir.
“Evde acı var!
Evde inilti var!
Yayık sessiz, sütü yok.
Çanak kırıldı Dumuzi yok.
Rüzgâr süpürdü ağılı yok.”
Bu dizeler, Temmuz’unu yitiren Tanrıça İnanna’nın ağıtıdır.
Ama ilkbaharda toprak yeniden uyanacak, ağaçlar gibi yeniden çiçeklenecek, börtü böcek yeniden doğuracak hasatla birlikte Tammuz, bir sonraki bahar için kendi kışına çekilecektir.
Aslında Temmuz da her gün, her ay, her mevsim gibi bize bilge gibi dersler sunuyor.
Keşke durup düşünebilsek…
Keşke sanatın, ufkumuzu aydınlatan ışığından daha çok yararlanabilsek…
Biri İnanna ve Tammuz’un hikayesini de oyunlaştırmalı.
***
Gün ilk ışıklarını Bodrum’un mavi gökyüzü ve sularıyla buluştururken Tepecik parkında çimler üzerinde gencecik iki kadın ve bir minik kız çocuğu dikkatimi çekiyor.
Kadınlar, akşam izlediğim balerinleri kıskandıracak kadar ince, narin. Siyah örtüleri Simurg’un kanatları mıdır diye düşünüyorum. Biri suya bandığı ekmeği muhtemelen günlerdir bedeni su yüzü görmemiş lepiska saçlı kız çocuğunun ağzına tutuyor.
İçimde kasırgalar esiyor. Sövdüklerim o kadar çok ki!..
Geliyorlar, gidiyorlar…
Nerede, ne kadar kalacaklarını kendileri de bilmiyor.
Yarınsız ve yurtsuzlar…
Belki Iraklılar, belki Suriyeli …
Belki Ezidiler, belki Süryani; belki Müslüman…
Kürt, Türkmen, Asuri…
Onlar İnanna’nın ve Tammuz’un çocukları. Bilmem tanrılarının kendilerini koruyamadıklarının farkında mıdırlar?
Din, insanları mutlu ediyorsa, gelecek güvencesi sunuyorsa anlamlı.
İnsanları acılara boğan hiçbir inanç sisteminin kalbimde zerre kadar yeri yok.
***
Bu ülkenin yetiştirdiği en değerli sanat insanlarından biri Mehmet Balkan.
Geçen yıl bize Kerbela gibi muhteşem bir eseri izletmişti.
Bu yıl da yüz yıl önce yaratılmış “İlkbahar Ayini”ne bu toprakların ruhunu yerleştirerek harika bir eser sundu bizlere.
Umarım bir başka temmuzda, bize dün geceyi dolu dolu yaşatan Mehmet Balkan, Armağan Davran, Volkan Ersoy ya da Uğur Seyrek “Tammuz” un hikayesinden yola çıkarak aşkı ve bereketi ve elbette acının kaynaklarını anlatır.
Bodrum Türkiye’nin yüz akı bir kültür sanat kenti. Biz Bodrumlular, her yıl daha çok ve daha güzel sanat eseriyle buluşmanın hazzını yaşamaktan mutluyuz.
Bize bu hazzı yaşatanlara teşekkür etmek, marifeti taltif etmekten öte bir şey değildir.























Yorum Yazın