Türkiye; şiddet, ölüm, kan ve gözyaşı içinde yoğun bir kaos yaşıyor. Anaların, ailelerin medyaya yansıyan çığlıkları, acıları yürekleri yakıyor. Toplumsal vicdan yaşanılanlardan rahatsız. Siyaset kurumu ise halkın yaşadığı bu acılar karşısında iktidar kaygılarıyla net çözümler üretemiyor, ülkede barış iklimini yeniden oluşturma, empati geliştirme çabaları içerisinde maalesef olamıyor.
7 Haziran seçimlerinde seçmenler on üç yıllık siyasal iktidara “demokratik bir uyarı” yaptı. Tüm Türkiye yaklaşık iki buçuk aydır bu uyarının hayata geçmesini bekledi. İlk sınav TBMM başkanlığında idi ve bu uyarı büyük bir öngörüsüzlükle hayata geçmedi. Daha sonra Başbakan Davutoğlu’nun CHP ve MHP ile kendi deyimiyle “istikşafi(!)” görüşmeleri başladı. Muhafazakar siyaset dili “Zinhar, manidar” kelimeleri dışında belleğimize “keşfetme” anlamında yeni bir kelime eklemişti. Çözüm üretmeyen, zaman tüketen koalisyon görüşmeler sırasında yaşanan Suruç katliamı ve sonra başlayan terör eylemleriyle Türkiye karanlık bir döneme girdi. Terörün olduğu yerde demokrasinin de olmayacağı, gelişemeyeceği çok açık. Tam bu sırada Sayın Cumhurbaşkanının “İster Kabul Edilsin İster Edilmesin, Türkiye'nin Yönetim Sistemi Değişmiştir” gibi tartışma üreten sözleri ülkeye damgasını vurdu. Cumhurbaşkanı, bu sözleriyle demokratik parlamenter sistem yerine başkanlık sistemini ısrarla talep ediyordu. Bunun için de erkek seçim ve iktidar partisinin tek başına iktidar olması gerekiyordu. Bir başka tartışma: İktidar partisi sözcülerinin basına yansıyan HDP’nin seçim öncesi Cumhurbaşkanına yönelik “Seni başkan yaptırmayacağız” sözlerinin barış sürecinin sekteye uğramasında kritik nokta olduğu açıklamaları son üç ayda yaşanılanları anlama bakımından önemli kritik noktalar…
Tüm bu değerlendirmeleri netleştirelim ve sorularla tartışalım:
1) Türkiye iki başlı bir yönetim süreci yaşıyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakan… Demokratik parlamenter sisteme göre ülkeyi Başbakan’ın yönetmesi beklenirken ülkeyi ağırlıklı olarak Cumhurbaşkanı yönetiyor algısı egemen. Bu iki başlılık bir an önce aşılmalıdır. Cumhurbaşkanı son seçim süreçlerinde tüm halkın Cumhurbaşkanı olmak iddiasını yitirdi ve AKP genel başkanı gibi seçim sürecini yönetti. Önümüzdeki süreçlerde Türkiye nasıl bir Cumhurbaşkanlığı kavramını mutlaka tartışmalıdır.
2)AKP’nin başkanlık sistemi önerisi 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin barajı aşarak TBMM’ne girmesiyle engellenmiş oldu. Şimdi ülkenin içinde bulunduğu ağır koşullarda ülke erken seçime götürülüyor. AKP, terör nedeniyle HDP’nin oylarını kaybedeceği, muhafazakar Kürt yurttaşların oylarını geri alacağı ve dolayısıyla HDP’nin baraj altında kalacağını öngörüyor. Anketler ise bu öngörüyü doğrulamıyor.
3)Terörün, kaosun yoğun yaşandığı bu ülke koşullarında sağlıklı, temiz bir seçim yapılabilir mi? Zannetmiyorum… Önümüzdeki seçimlerin en önemli tartışması bu anlamda seçim güvenliği olacak.
4)HDP, “Demokrasi, Eşitlik ve Türkiyeleşmek” vurgusuyla %13 oy ve 80 milletvekili kazandı. Ülkenin her kesiminden ve bölgesinden oy aldı. Seçimlerde bir sol parti gibi seçim sürecini yönetti. HDP’nin bu oyla demokratik siyasetin merkezinde olması beklenirken Kandil’in terör politikalarıyla barış sürecinin kesilmesi arasında büyük sıkışıklık yaşadı. HDP bu aşamada teröre karşı olduğunu açıklamasına rağmen zor ve sıkıntılı bir karar aşamasına girdi. Karar demokratik siyaset alanı içinde olmak veya olmamak… Anlayabildiğim kadarıyla Kandil demokratik siyasete sempatiyle bakmıyor. Kandil ve PKK; terör nedeniyle ölen her genç insanla halklar arasındaki kardeşliğin büyük yaralar aldığını, barışın, bir arada yaşamanın zorlaştığını, terörün çözüm olmadığını görmeleri gerekiyor. Kürt hareketi, Kürtlerin sadece Güneydoğu Anadolu’da değil ülkenin her tarafında Türklerle iç içe yaşadığını düşünerek terörden çok barış merkezli politikalar üretmeye doğru evrimini çok acilen yapmalıdır.
5) Prof. Dr. Emre Kongar 31 Temmuz 2015 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısında “Kamuoyunun, “Bunlar seçim kaybetse de gitmez” gibi son derece tehlikeli bir düşünceye doğru kaydığına işaret etmek istiyorum: Bu yargı geniş kitlelere yerleşirse, Türkiye için felaket olur!” şeklinde uyarıları Türkiye beyninde, yüreğinde tartışmalıdır. Son 13 yılda ülkede bir parti devletinin oluşması ve yaşanan süreçler bu kaygıları arttırıyor.
Sonuç, ülkede yeniden “demokrasi ve barış” rüzgarlarını estirmek boynumuzun borcu olmalıdır. Ülkemizin genç insanların yaşama hakkını yok eden teröre karşı barışı savunmak, terörü lanetlemek ve terör bahaneleriyle yeni iktidar alanları açanlara karşı duyarlı olmak bu günlerin en temel görevi. Önümüzdeki sonbaharda yapılacak seçimleri bu tartışmalar altında yapacağız. Dilerim ki ülkemizde her daim demokrasi ve barış kazanır…
Son söz şair Şükrü Erbaş’ta: “Canı cehenneme başkasının yangınıyla ısınanın/evini ısıtıp yemeğini pişirenin/canı cehenneme başkasının üstüne basa basa yükselen/
oturduğu yerden ahkam kesenin”
oturduğu yerden ahkam kesenin”






















