Muğla
BIST10.641
DOLAR42.2631
EURO49.0719
ALTIN5726.6
BTC/USD103068.33
Prof. Dr. Kemal Kocabaş

Prof. Dr. Kemal Kocabaş

Mail: kemal.kocabas@deu.edu.tr

YÜREK YAKAN KATLİAM…

"Bütün çiçekleri koparsanız da, / Baharın gelişini engelleyemezsiniz." Pablo Neruda
Geçen haftaki köşe yazımda coşku, mutluluk ve bir ortak sevinci paylaşmıştım. Zira Mardin’in Savur ilçesinde sekiz çocuklu bir ailede hayata merhaba diyen Prof. Dr. Aziz Sancar Kimya dalında 2015 Nobel Ödülü almıştı. Bir halk çocuğunun haklı başarısı alkışlanmalıydı ve  alkışladık. Sayın Aziz Sancar’ın ödül sonrası başarısının arkasında laik, demokratik, bilimsel  “Cumhuriyet Eğitim Devrimi” vurgusu önemliydi, hatta günümüze dair “Kız öğrencileri  mutlaka okutun, çocuklarımız için daha çok fen eğitimi ” mesajları  eğitimi dinselleştirme  penceresinden bakan 13 yıllık siyasal iktidara yönelik çok değerli uyarılardı. Üniversitede öğrencilerimle Aziz Sancar’ı  ve başarısını konuştum, onun lise yıllarında “kanseri çözeceğim, biyokimya çalışacağım” şeklinde gelişen düşünün önemini, düş  kurmanın, bireyin hayallerinin olmasının ve bunu gerçekleştirilmesi gerçeğini tartıştık. Aziz Sancar’ın öyküsünün, uygun koşullar sağlandığında bir genç insanın, bir halk çocuğunun düşünü  nasıl gerçekleştirebileceği anlamında  örnek olduğuna vurgu yaptık.
Tüm bu sevinci yaşarken 10 Ekim 2015 cumartesi günü sabahı internet ortamında dolaşırken Ankara Garı’ndaki yürek yakan patlamayla  karşılaştık. Televizyonların başına geçtik ve  Ruhi Su ustanın  bestelediği  parçayla halay çeken insanlarımızın arkasında patlayan bombayı  ve katliamı naklen izledik. İlerleyen saatlerde vahim tablo ortaya çıktı.  Cumhuriyet tarihimizin en büyük katliamı gerçekleşmiş ve her yaştan sadece   “barışı ve demokrasiyi” savunmak için coşkuyla, sevgiyle Ankara’da yan yana gelen 97  insanımızı kaybetmiştik. Hem de ülkenin başkentinde… Yaklaşık altı gündür süreci, tartışmaları, cenaze törenlerini ve katliamı protesto  edenlerin mitinglerini medyadan, TV’den acıyla izliyoruz. 20 Temmuz 2015 tarihinde gerçekleşen Suruç katliamından sonra günümüze kadar genç, asker, polis yaklaşık 700 yurttaşımızı kaybettik. Terör sarmalı ülke gündemine oturdu, hayatlarımızı esir aldı, Ortadoğu’nun yaşam ritüelleri hayatımıza girdi. Acıyla, üzüntüyle TV ekranlarında katliamla ilgili gelişmeleri izlerken barış mitingini kana bulayanların  çocuğa, gence, kadına, güzelliğe, emeğe, halaya, zeybeğe, türküye, çiçeğe-böcü börtüye, şiire, müziğe yani her tür güzelliğe, insanlığın evrensel değerlerine karşı olduğunu düşündüm. Düşleri, hayalleri yok eden teröre karşı  “inadına demokrasi, inadına hukuk devleti, inadına barış” demenin önemini bir kez daha haykırdım.
Günler ilerledikçe “Kanlı Cumartesi”’nde kaybedilen canların öyküleri basına yansımaya başladı. “Emek, Barış ve Demokrasi”  mitingine  babası İbrahim Atılgan ile katılan  9 yaşındaki Muhammet Veysel Atılgan için Ankara’daki okulunda anma töreni düzenlenir. Öğretmeni okulda düzenlen törende öğrencisi için hepimizin yüreğini acıtan "Sözlerime nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Şu ana kadar yaptığım en zor konuşma. Ankara'nın göbeğinde barış talebiyle toplanan insanlara yapılan hain saldırının acısı dalga dalga ülkemizin her bir yanına yayılırken çok üzgünüm ki okulumuzu da esir aldı. Her birimizde tarifi mümkün olmayan travmalar yaratan hain saldırıda kaybettiğimiz küçük yavrumuz Muhammet Veysel Atılgan'a seslenmek istiyorum. Mutlaka bir yerlerden bizi izliyordur. Sevgili yavrum, barış, şenlik diye çıktığın evinden parçalanmış bedeninle döndün. Acımız tarifsiz ve büyük. O gülen yeşil güzel gözlerin artık dersleri izleyemeyecek, okuyamayacak, yazamayacak. Arkadaşlarınla ben seni asla unutmayacağız. Sizlerin büyüdüğünü görmek gelecekte bu ülkenin çarkını döndüren ama adalete, barışa, insanlığa güzel günlere döndüren kişiler olmanızı istediğimi sen de biliyordun. Ancak sen barış diyerek bunu dokuz yaşında yaptın. Bize verdiğin dersi aldık çocuğum. Yolun açık, ışığın bol olsun. Seni hiç unutmayacağız." şeklindeki sözleri terörün yakıcılığını, ilkelliğini göstermesi anlamında önemliydi.
Son 1-2 gün içinde  olay netleşmeye başladı. Katliamın arkasında  Suruç katliamını yapan kanlı IŞİD örgütü olduğunun  haberleri basında yaygın olarak yer almaya başladı. Siyasal iktidarın Suriye politikalarıyla, aynı mahalledeki sempati rüzgarlarıyla pas geçtiği, görmemezlikten geldiği  radikal dinci örgüt ülke çocuklarını katletmişti. Yaşanan acı sonuç, siyasal iktidarın yarattığı bir iklimin sonucu olduğu tüm tartışmalarda, yorumlarda geniş şekilde yer aldı. Son olarak 14 Ekim 2015 Çarşamba akşamı Konya’da oynanan milli maç başında katliamda kaybedilen 97 can için yapılan saygı duruşundaki  ıslıklama olayı  üzüntü vericiydi. Konya’daki futbol seyircileri terörle kaybedilen canların acısını paylaşmıyordu… Seyircinin IŞİD’e destek vermesi şeklinde değerlendirilen  bu eylem Türkiye’ye yakışmamıştı.  Konya’da yaşanan bu acı olay toplumun bölünmüşlüğü anlamında çarpıcı bir örnektir. Maç sonrası Fatih Terim ve Arda’nın açıklamaları ise toplumun yaşadığı travmayı anlayan,  seyircinin aksine acıyı paylaşma yönündeydi.
Hrant Dink’in katli sonrası yapılan cenaze töreninde eşi  Rakel Dink “Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim...” ifadesi neden-niçin? sorularını içinde barındırıyordu.   Katiller maalesef bu ülkenin okullarında eğitim görmüşlerdi. Son 13 yıldır dinselleştirilen, toplumun yarısını ötekileştiren  eğitim sistemi acaba gerçekten kindar-dindar insanlar mı yetiştiriyor? Felsefe, müzik, resim gibi derslerinin  olmadığı eğitim sistemi hümanist, doğayla, kendisiyle, insanla barışık bir insan yetiştirir mi? sorusu tartışma anlamında  artık  ülke gündeme girmiştir.  Ülkenin önünü tıkayan eğitim sisteminin, sil baştan evrensel değerlerle yeniden yapılandırılması  bu katliam sonrası en önemli tartışmadır.
1969 yılında  Kayseri Alemdar Sinemasında 600 TÖS’lü öğretmen yakılmak istenmişti. Aramızdan ayrılışının 16. yılında sevgiyle andığımız Fakir Baykurt ve arkadaşları bu eyleme karşı yiğitçe direnmişler ve püskürtmüşlerdi.  Daha sonra  Sivas Madımak katliamı, 1 Mayıs  katliamı, Suruç Katliamı ve 10 Ekim 2015 Ankara katliamı Cumhuriyet tarihimizin kara lekeleridir. Muhafazakar dünya bu katliamları sorgulamalıdır,  insan yakmalarını tartışarak mutlaka mahallelerinde vicdanı aramalıdır.  Yaşama hakkını yok eden tüm katliamları lanetlerken, katillerin bir an önce yargı önüne çıkarılmasını  bu satırlardan talep ediyorum. Terörün olmadığı,  evrensel yaşama hakkının hayata geçtiği aydınlık, demokratik  bir Türkiye özlemiyle Ankara Garı’nda kaybedilen 97 canın anılarını  saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. 
Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar