Zaman yönetimi bizim gibi toplumlarda yeterince önemsenmeyen bir kavram.
“Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni;
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.”
Kemalettin Kamu’nun Bingöl Çobanları adlı güzel şirinin dizeleri ne de güzel anlatıyor geçmişteki kır insanının zaman kavramını. Oysa zamanı verimli kullanmak çağdaş insanın en temel arzusu. Çünkü yaşadığı her anın değerinin bilincinde.
Zaman zaman söylerim. Bir Arap atasözüdür: “ El intizar eşeddü minen nar”. Sanırım, “Beklemek yanmaktan daha kötüdür.” şeklinde çevirebiliriz dilimize. Bizim, beklemenin bu denli kötü olduğunu anlatan bir atasözümüz var mı bilmiyorum. Her ne kadar şairlerimiz ve bestecelerimiz beklemekten doğan iç sıkıntısını sıkça dile getirseler de atasözlerimiz daha çok sabır öğütlüyor:
“Sabırla koruk helva olur, dut yaprağı atlas.”
“Sabreyle işine, hayır gelsin başına.”
“Bekleyan derviş muradına ermiş.” anımsayıverdiklerim.
Ünlü devlet adamı W . von Humbolt; “ Ulusun dili ruhudur; ruhu da dili.” diyerek anlatır, dilin, bir toplumun kültür aynası olduğunu.
Geçmişte nasıldık, bilmiyorum; ama günümüzde başkalarının zamanına pek saygılı bir toplum oludumuzu söyleyemem.
Devlet dairelerimiz, bankalarımız bilgisayar sistemleriyle çalışıyor. Ama kuyruklar, “ bugün git, yarın gel’ler devam ediyor. Oysa reklamlarda birbirinden hızlı hepsi de.
Bankaya para yatırmam gerek. Girip bir numara alıyorum. İçerisi anacık babacık. Koltuklardan birinde bir yer buluyorum. Kitabımı çıkarıyorum: Victor E Frankl yazmış: İnsanın Anlam Arayışı… Yazar Nazi toplama kamplarında yaşadıklarını anlatıyor. Psikolojik anlatı olmasına rağmen son derece akıcı.
Dışarısı buz gibi. İçeride klimalar... Oh ne rahat. “Aptalca çıplak yaşamımızdan başka kaybedecek hiçbir şeyimiz olmadığını biliyorduk.” tümcesine takılıp kalıyorum. Sonra Nietsche’nin “ Yaşamak için ‘neden’i olan kişi, hemen ‘nasıl’ a dayanabilir.” sözü saplanıyor beynime. Saate bakıyorum,16.00’ya geliyor. Bir buçuk saattir buradayım…
…
Yaşamak için nedenimiz çok; ama nasıl’lara dayanamıyoruz ki sancılar basıyor. Spastik kolonumuz var; strese, öfkeye gelmiyor. Telefon edip randevu alıyoruz profesöründen. Sekreter, “Saat 13.30’da burada olunuz,” diyor. Oluyoruz da…
Saat 14.00
Sekreter : “Bekleyin sizi çağıracağız.” diyor.
Nedim Gürsel’in “Gemiler de Gitti” sini okuyorum. Venedik’i gezmedim; ama okudukça kentin soluk alıp verişini dinleyebiliyorum.
Saat 15. 00
Kitapta tanıtılan ikinci kent Saint Nazarie. Beynime çivilenen o kadar çok şey var ki. Yıllar sonra da unutamam.
Saat 16.00
Sabrım taşmak üzere. Sekreter çağıracaklarını söylüyor.
Üçüncü bölüm: İsa Bu Köye Uğramadı. Nedim Gürsel Carlo Levi’nin romanında anlatılan Güney İtalya izlenimlerini anlatıyor. Yaban’la Carlo Levi’nin romanını karşılaştırırken Yakup Kadri’ye haksızlık mı ediliyor acaba?
Saat 16. 30
Beklemekten yoruldum. Güneyin Serapları da bastıramıyor öfkemi. Bas bas bağırıyorum.
Sekreter kız, yaşından utanmıyor musun dercesine bakıyor:
“Profesör hasta muayene ediyor.” diyor.
Profesörün odasına dalıyorum. Adamcağız gayet nazik: “Neredesiniz beyefendi? Ne zamandır sizi bekliyorum.” diyor.
Muayenemi yapıyor birkaç dakikada.
“Bu rahatsızlık kekemeliğe benzer. Kekeme öfkelendikçe, telaşlandıkça nasıl daha çok teklerse, siz kızdıkça da bu sorun derinleşir. Hayata bakış açınızı değiştirin.” sözleriyle uğurlanıyorum kapıdan.
Sabır, aceleciliğimizin ve tez canlılığımızın ilacı olabilir belki; ama boşa giden zamanlarımızın kılıfı olmamalıdır.






















